Kapat
 
 Firmanı Ekle - Arama Arşivi - Site İçi Arama:      


  Tüm İlçeleri
 Adalar
 Avcılar
 Bağcılar
 Bahçelievler
 Bakırköy
 Bayrampaşa
 Beşiktaş
 Beykoz
 Beyoğlu
 Büyükçekmece
 Çatalca
 Eminönü
 Esenler
 Eyüp
 Fatih
 Gaziosmanpaşa
 Güngören
 Kadıköy
 Kağıthane
 Kartal
 Küçükçekmece
 Maltepe
 Pendik
 Sarıyer
 Silivri
 Sultanbeyli
 Şile
 Şişli
 Tuzla
 Ümraniye
 Üsküdar
 Zeytinburnu
  Gazete Oku
 Akşam
 Birgün
 Bugün
 Cumhuriyet
 Evrensel
 Güneş
 Halka Tercüman
 Hürriyet
 Kurultay
 Milli Gazete
 Milliyet
 Ortadoğu
 Radikal
 Sabah
 Star
 Şok Gazetesi
 Takvim
 Türkiye
 Vakit
 Vatan
 Yeni Asya
 Yeniçağ
 Yeni Mesaj
 Yeni Şafak
 Zaman
  Önemli Adresler
 118 Rehber
 Adsl Kota Bilgi
 Askerlik İşlemleri
 Aöf Sonuçları
 Çalıntı Oto Sorgu
 Ehliyet Sonuçları
 IETT Seferleri
 Igdaş Borç Sorma
 Iski Borç Sorma
 Kpss Sonuçları
 M.E.B Sınav Sonuç
 Pasaport Başvurusu
 Piyango Sonuçları
 Sahte Para Sorgu
 Sayısal Loto
 Ssk Gün Hesabı
 Sürücü Puanı Sorgu
 Tc No Sorgu
 Tren Bilet Satış
 Vergi No Sorgu
 Önemli Telefonlar
 Ösym Sonuçları

Osmanlı Mimarisi ve Mimar Sinan

Tarih: 02.07.2007

Osmanlı Mimarisi Ve Mimar Sinan, istanbulburda yazarı ünlü tarihçi İlber Ortaylı'nın, "Osmanlı Mimarisi ve Mimar Sinan" baş lıklı yazısı


Kanunî Sultan Süleyman’ın hükümdarlığını tarihçiler İmparatorluğun en
parlak devri olarak ele almışlar, dönemin kurumları ve toplum düzeni genel bir eğilim olarak imparatorluk tarihinin klasik devri diye nitelendirilmiştir. Bu genel eğilim nedeniyle Osmanlı toplumsal kurumlarının 15. yü zyıl sonuna kadarki gelişimi bir olgunluk dönemine ulaşmanın, sonrası da çü rüme ve bozulmanın safhaları olarak ele alınmıştır.

Kuşkusuz Osmanlı imparatorluğunun idarî ve toplumsal hayatını bu biçimde yorumlamak hiç değilse son yıllarda terkedilmeğe başlandıysa da, özellikle 16. yüzyıl Osmanlı mimarisini ve yapı örgütünü bütün Türkiye kültür tarihi içinde en orijinal ve soylu devir diye ele almak eğilimi sürmektedir.

Türk sanatı veya Türkiye sanatı gibi bir yaklaşım izlendiğinde bu tür bir değerlendirme de kuşkusuz tartışma götürür. Bu tartışma götürürlüğe rağmen, kabul edilmesi gereken bir gerçek, Mimar Sinan döneminin gerek Osmanlı mimarisi, gerekse dünya mimarisi için gösterdiği önemdir. Bu dönemin iktisadî, kültürel ve toplumsal şartları etraflıca incelenmedikçe
bu olgunun yeterince kavranı lamayacağı da açıktır.

Mimar Sinan baş mimar olduğunda ve olmadan önce de mesleğinde yetişirken, bu imparatorluk bir Balkan imparatorluğu olma yanında bir Ortadoğu imparatorluğu da olmuştu. Hatta 200 yıldır kazandığı ve koruduğu birinci niteliği, ikincinin içinde erimeğe başlamıştı. İki yüzyıldan
beri Balkan imparatorluğu olma niteliğini, tarihin akışı ve doğal kültür iliş kileri içinde yavaş yavaş kazanan Osmanlılar, şimdi bilinçli bir biçimde Ortadoğu -İslâm imparatorluğu tipine dönüşmekteydiler.

Devletin ulema ve ü merası, adeta belirgin ve gayretli bir politika içinde bir
tür Ortadoğu-İslâm rö nesansı yaratıyorlardı. 14. ve 15. yüzyıllara ait Osmanlı
vekayiname ve nasihatname edebiyatında, 16. yüzyılda olduğu kadar eski İslâm devletlerini, İslâm toplum ahlâkını, İslâm arazi ve maliye sistemini nakleden kaynaklara atıflar yapı ldığı ve başvurulduğu söylenemez. Daha önce pragmatik bir yaklaşım ve yaşayan geleneklere Doğu devlet literatürü okunur ve toplum sistemi benimsenirken, şimdi daha bilinçli bir biçimde İslâm-Ortadoğu modeli ele alınıyordu.

Din konusunda da ilk devirlerin kozmopolit toleransı kaybolmaktaydı.

II. Mehmet (Fatih) kozmopolit bir din ve dünya görüşü olan hurufîliğe eğilimli idi. Yavuz Selim ise koyu bir Sünni Müslümandı ve Balkan Hıristiyanları nı İslâmlaştırmak konusundaki eğilimini bazı ulema zor önlemişti. Devletin y? ?netiminde Ortodoks sünni ulema mümtaz bir yer almıştı (Kemalpaşazade ve Ebussuud vs.), bizzat divan şiirine bile bu hava egemendi. Halk arasında Molla Kaabız ve Üstüvanî Mehmed Efendi gibi dünyevî her zevki, en normal adet ve eğlenceyi bile bid’at ve haram sayan yobazlar taraftar topluyordu.

Devletin sını rları Globus Ottomanorum kavramıyla anlatılıyordu. Batıda Transilvanya ve Macaristan’dan başlayan Osmanlı ülkeleri bütün Tuna havzasını Karadenize kadar izlemekte, Güneyde Dalmaçya kıyıları, Akdeniz adaları ve t? ?m Pelepones-Mora’yı içermekteydi. Kuzeydeki sınır Podolya, Eflâk-Boğ dan üzerinden Kırım yarımadasını da içererek Ukrayna steplerine kadar uzanmaktaydı. Bu geniş alan, imtiyazlı beylikler, himaye altındaki devletler, merkeze bağlı tımar rejimi uygulanan eyaletlerle birlikte Rumeli bölümünü meydana getirmekteydi. Doğuda, Azerbaycan ve Luristan’dan başlayan sınır güney Kafkasya’yı, kuzey Kafkasya’daki bazı bağımlı devletçikleri, nihayet tımar rejimi altında tüm Anadolu kıtasını, El Cezire, Suriye ve aşağı Mezopotamya’yı kapsıyordu.

Arabistan ve imtiyazlı beylik statü sündeki Hicaz topraklarını da gözönünde tutarsak imparatorluğun Asya kı tası mülkleri kabaca belirlenir. Afrika’da ise Mısır, Habeşistan’ın bir bölümü, “Garb Ocakları” denen Trablusgarb (Libya), Tunus, Cezayir gibi bağımlı devletçikleri sayarsak imparatorluğun kompozisyonu tamamlanmış olur.

Bütün bu alanda yaşayan nüfus, dil, din ve ırk olarak tarihteki b? ?yük imparatorlukların çok azında görülen bir çeşitliliğe sahipti. Geleneksel Osmanlı Devleti, “British Commonwealth” değildi. İmparatorluk ülkelerinin ve halklarının hepsi rengini ve varlığını sürdürüyordu.

Bu birimlerin homojen bir malî-idarî yapıya da sahip olmadığını belirtmek gerekir. Her dinî cemaat kendisi için ve kendi içinde yaşıyordu. Şeriat’ın renkliliği yanında örfî hukuk, her vilayetin ayrı toprak kanunları, her dinî cemaatin kendi hukuku yürürlükteydi. Rum-Ortodoks cemaati son devir Bizans hukukunu kullanı yordu.

İmparatorluk büyüktü, ama anlaşılan yeni çağın büyük imparatorlukları gibi zengin değildi. Daha doğrusu imparatorluğun zenginliğini doğuran kaynaklar, bu zenginliği kullanan sınıflar, bu zenginliğin kullanılış tarzı ve g? ?nlük yaşama yansıyışı çağdaş imparatorluklarınkinden çok farklı ydı.

Avrupa, tüccarların zenginleştiği ve şehirlerin idaresini elde ettiği, işas eden imparator hazinelerine borç vererek devlet yönetimini etkiledikleri bir dünya idi. Bütün yaşayış biçimi, kent düzeni, sanat zevki, mimarî yükselen burjuvaziye hitap ediyordu. Şehirlerin güzel binaları tüccar saraylarıydı, belediye binalarıyd? ?. Ticaret yolları ve hanlar, antrepo mimarisi gelişiyordu.

16. yüzyılda bu burjuvalaşan Avrupa’dan Osmanlı ülkesine gelen protestan rahip Schweigger, “Bütün sahte dindarlar gibi Türkler de Tanrıyı aldatmak için mabetlerini büyük, güzel ve süslü yapıyor. Bizim aksimize oturdukları evlere hiç dikkat etmezler” diyor.

Osmanlı tüccarı ve zenaat erbabından hiç kimse bu imparatorluğun tüketim normlarına, kültürüne ve yaşam tarzına etki yapacak durumda değildi. 1500’lerde bir sancak beyinin yıllık geliri 12000 altın duka civarında iken, Bursa’nın en zengin tüccarının terekesinden 4000 altın çıkmıştı. Zenginlik ve parlak yaşayış büyük imparatorlukta Batı Avrupa toplumlarındaki gibi ortaya çıkmıyordu.

Sözünü ettiğimiz Salomon Schweigger “Paşaların ve beylerin evleri çok kötüdür. Binalarda fazla ihtişam yoktur, kanunlar pahalı ev ve şato inşaasına müsaade etmiyormu? ?, kötü bir ev bile 1000 dukaya çıkar. Böylesi bizde 300 Guldeni geçmez” demektedir.

Evlerin yüksekliğinin ve kaplayacakları alanın sert kanunlarla tesbit edildiği bir toplumdur bu.

Mimarlar zengin konut mimarisi, parklar ve özel hanların yapımıyla uğraşmaz. Bizzat mimarbaşı, genişçe tutulmuş ve y? ?ksekçe yapılmak istenen binalara ruhsat vermemek ve izinsiz olarak büyük yapı lanları yıktırmakla görevlidir çünkü...

Peki bu toplumda mimarlar zaptiyelik dışında birşey yapmıyorlar mıydı, yahut da faaliyetleri çok sın? ?rlı bir alanda mı kalmıştı? Şüphesiz hayır. Osmanlı mimarı kamusal anıtları ve tesisleri yaratmakla yükümlüydü ve bu yükümlülük onun faaliyet alanının, sanatçı kişiliğinin ve eğitiminin çok farklı bir açıdan değ erlendirilmesini gerektirir.

Geleneksel toplumda mimarlık basit bir lonca faaliyeti değildir. Gerek fonksiyonları, gerekse örgütleniş biçimi ve yetkileriyle mimar, uzman bir bürokrattır ve yönetici sınıf üyesidir. Kentsel alandaki alt yapı tesisleri, ula? ?ım teknolojisinin düzeyi, ekonomik faaliyetlere dayalı mekân
organizasyonu, yapı malzemesi, inşaat işçi ve ustalarının sayısı ve bölgesel dağılı mı, azınlık cemaatlerin oturduğu bölgelerdeki mekân sınırlaması ve buradaki farklı yapı denetimi, mimarlığın üstlendiği görevlerdir.
Klasik Osmanlı teşkilâtında mimarlık doğrudan askerî bir görevdir. Mimar, asker ocağında (kapıkulu ocaklarında) yetişir. Kendilerine hassa mimarları denir. Komutanları da Hassa başmimarıdır.

Kanunî devrinin Osmanlı imparatorluğunda Tuna’dan Fırat’a, Ukrayna’dan Afrika çöllerine kadar yapılan her seferde yolları ve su yollarını onarmak ve yapmak, köprüler kurmak, konaklama tesislerini denetlemek onun görevidir. Yetiştiği dönemde hiç kimse mimar kadar üç kıtadaki ülkelerin
yapı zenaatını ve plastik sanat eserlerini yakından tanımaz. Kentlerin imar denetimi onun görevidir.

Nihayet kentleri süsleyen anıtsal kamu binaları onun eseri olacaktır. Bu eserleri yaparken kendisine yardımcı olan taşçı, doğramacı, camcı, boyacı, badanacı gibi zenaatçılar Ortadoğu ve Balkanlar bölgesinin 5000 yıllık şehir kültürünün yaratıp yetiştirdiği muhtelif dinden ve etnik gruptan kimselerdir.

Kanunî devrinin büyük eseri Süleymaniye yapılırken bu rengarenk Babil Kulesi kalabalı ğı o binayı yükseltmişlerdir. Çünkü Mimarbaşı Sinan Ağa bütün meslektaşları gibi, imparatorluğun dört bir yanından her gruptan yapı usta ve iş çisini celbettirebilmektedir. Sadece emek sahiplerini değil, malzemeyi de...

Bö yle bir ortamda Sinan’ın yetişmesi ve bir okul kurması, imkân dahiline girmektedir. Doğum yeri ve ailesi karanlık olan bu yeniçeriye gâh Kapadokya (Kayseri) bölgesinden bir Hıristiyan veya Türk, gâh Bulgaristan Rodoplarından bir Bulgar denir. Eldeki vesikalarla bu durumun kesin
olarak tespiti mümkün değildir ve önemli de değildir.

Koca Sinan, Osmanlı mimarıdır. Osmanlı mimarisi bir imparatorluğun mimarisidir. Bu imparatorluk Ortadoğu ve Balkanların imparatorluğudur ve tarihteki iki benzerinin, Roma’nın ve Bizans’ın mimarisiyle aynı paralelde olduğu halde yeniçağ dünyasında şaheserlerini yaratmıştır. Onun
hakim kültürü ne salt Anadolu’nun, ne de Rumeli’nindir. O mimarî, insanların günlük yaşama mekânını düzenlemekten çok, bir kamusal görkemi ve devlet çarkını döndürecek gerekleri yerine getirir.

Osmanlı mimarisinde dar ulusal bir nitelik ve kaynak aramak boşunadır. Nasıl Osmanlı tarihi üç kıtadaki ülkelerin ve halkların yazgılarıyla ördü kleri bir duvara benzerse, Osmanlı mimarisi de bu tarihin zamanda ve mekândaki müş terekliğinin bir sembolüdür.

Mimar Sinan’ın uslûbu onun öğ rencileriyle 17. yüzyılda da sürdü, sonra eridi. Çünkü 18. yüzyıl Osmanlı dünyası 16. yüzyıldaki kadar geniş ve renkli değildi. 18. yüzyılın mimarı bir-iki yüzyıl önceki ocaklı yoldaşları gibi geniş bir dünyayı tanıyamı yordu. Fazladan yöneticiler, sanatçılar ve
halk artık imparatorluk mimarisine değil, çağın gerektirdiği bir mimarlık sanatına ihtiyaç duyuyorlardı. 18. yü zyılda Balkan Rönesansı, İstanbul’daki Osmanlı Barok çağı yeni bir dönemin ve yeni bir mimar tipinin doğmak üzere olduğunu gösteren belirtilerdir.




Etiketler:
Bu Haber Toplam 4343 Defa Okunmuştur.
Facebook hesabınızla yorum yapın, Onay Beklemeyin!
   
Henüz Bu Konu Hakkında Herhangibir Yorum Yapılmamış. Yorum Yapmak İstiyorsanız Tıklayınız!
Toplam Yorum Sayısı: 0

Copyright © 2006-2014 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
E-Posta: istanbulburda[@]gmail.com
Etik Anlayışımız! - Site Haritası