AŞK ŞİİRLİ BİR AKŞAM
19.11.2008 09:49:22
Prof. Dr. Hilmi Yavuz, Prof. Dr. İskender Pala, Dr. Mehmet Kalpaklı 'nın eşsiz yorumları ve muhteşem Istanbul manzarası eşliğinde bir özel Aşk Şiirleri akşamının tadını tatmaya var mıydık?
TAÇ Vakfının eski İstanbul Meclisleri dizisinden düzenlediği bu etkinlik, şiir seven birisi olarak beni hemen çekmişti.
15 Kasım 2008 Cumartesi akşamı Istanbul’da Ortaköy’ün en güzel yapılarından birisi olan Simon Kalfa’nın muhteşem Boğaz manzaralı çatı katında çok özel bir AŞK ŞİİRLERİ AKŞAMI yaşandı.
Istanbul’un geçmiş zamanlarının mimari bir silueti gibi fizik ve ruh olarak sizi hem içine alan, hem de bir tarih durgunluğu ve soyluluğuyla geride bir başka zamanda yaşayan mekan, dolambaçlı ama geniş merdivenlerle, yüksek tavanlarla, bugüne hiç benzemeyen geometri ve simetrisiyle zaten ilk vurucu etkiyi uyandırıyordu teras katına tırmanın şiir yolcuların zihninde ve gönlünde.
Bu yere ismini veren, Dolmabahçe Sarayı`nı ve Ortaköy Camii`ni yapan Balyan ailesi mensuplarından Simon Kalfa binayı 1800’lerin ikinci yarısında kendine konut olarak yapmış. Cumhuriyetin ilk yıllarında, Safiye Ayla’nın dinleyenlere unutulmaz anlar yaşattığı ünlü Cafe Jardin gazinosu da bu binada yer alıyormuş
İnsanoğlunun geçmişinde, uygarlığın, kültürün, dahası bilimin gelişmesinde AŞKın yerini unutmamak gerek. Aşkın yarattığı karşılıklı büyü ve çekim, olağanüstü sinerjilerin, enerjilerin ve ilerleyişlerin, gelişmelerin kaynağı olmamış mı?
Aşkın sadece kavuşmak olmadığını, ayrılığı ve kavuşmayı, aşkın tükenmeyen bir duygu olduğunu, beklemenin, özlemenin de aşka dair olduğunu, insanın aşka düşünce çektiği acıları ve kutsallığını, Prof. Dr. Hilmi Yavuz, Prof. Dr. İskender Pala ve Dr. Mehmet Kalpaklı'nın eşsiz yorumlarını, Istanbul Boğazının adeta 280 derece açılımlı manzarası eşliğinde, mum ışıklarının süzülmüş aydınlığını, Boğazın yakamozlarının ışıltılarını içimize sokarak dinledik.
Kadınlara verilen genel ve gizli adlarla ilgili gelişmeler sırasında 16. yüzyıldan sonra şairlerin hem mecazi aşkı ve hem de beşeri aşkı ifade etmeye başladıklarını öğrenmek çok hoştu.
Şiir geleneğimizin ilahi ve dünyevi aşk dönüşümü çizgisini yansıtan Hilmi Yavuz, aşka konu olan kadının nasıl önce soyut, genel isimler, simgelerle karşılandığını ve nasıl 19. yüzyıldan sonra bireysel kadın adlarının artık aşk şiirlerinde belirmeye başladığını anlattı ve güzelce örnekledi bize söylediklerini diğer şairlerle birlikte.
Bu güzel akşamdan geride bende kalan düşünce ve duygu, Divan Şiirinde doruğuna ulaşan, mermer ve seramik tuğlası gibi dilimizi çıldırtıcı bir güzellikle (İskender Pala’nın hoş bir deyimlemesi) işleyen geleneğimizin bugüne yeteri kadar yansıtılamayışı ve sonuçta dilimizin hak ettiği genişleme ve gelişmeyi sağlayamamış olmasıydı.
Divan şiirinde söz sanatlarının ne denli doruk noktalara çıktığına ancak içine girince kavrıyorsunuz. Sevgilinin ipek giysinin üstündeki gülün dikeninin gölgesinden teninin rahatsız olduğunu söylemleyen Divan Şairine gıpta etmedim dersem yalan olur.
Sevginin en platonik olanından, vuslatı (buluşmayı/kavuşmayı) en tensel ayrıntılarla söz sanatının rahatsız etmeyen dokunuş ve gezintileriyle düş gücümüzde bize yeniden resimleten şairlerimize karşı içimde bir sıcaklık oluştu.
Atalarımızın ‘’Aşk adamı yola sokar’’ diye özetlenebilecek çok katmanlı bir aşk anlayışının olduğunu dinlemek, Mehmet Kalpaklı’nın, ‘’Yaşadığımız fiziksel alanın bir de sanat alemi var. Ama bu sanat alemi, kendisinden bahsedilmezse, dile getirilmezse var olmayacak’’ sözleri kulağımda çınladı hep.