HALİT REFİĞ’Lİ BİR VANİKÖY AKŞAMI….
17.10.2008 08:37:20
Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet Köprüleri arasında Istanbul’un Anadolu yakasında verilen adresi, artık günümüzde moda olan maile gelen renkli krokiden bulmaya çalışıyorum. Kuleli Askeri Lisesini geçtikten sonra Vaniköy Evlerinin gösterişsiz tablasında dönüyorum, güvenlik görevlilerine, bu akşamki evsahiplerimiz Sevda ve Oğuz Bozkurt çiftinin evlerini soruyorum.
Üçüncü soldan dönmek üzere aracımla kaldırım taşlarından örülme geniş nostaljik yolda, iki tarafı yeşil çit bitkilerinin oluşturduğu devasa dehlizvari yolda ilerlerken, bir başka dünyaya girdiğimi düşünüyor ve biraz sonra yaşayacaklarımı düşlemeye çalışıyorum.
Üçüncü soldan döndüğümde yeşil duvarların, onlarca çeşit başka renklerdeki bitkilerle birlikte başka bir manzara yarattıklarını görüyorum. Yeşillerin ve eşlik eden diğer renklerin arasında kaybolmuş gibi duran, neredeyse zor fark edilen ev Boğaz’a bir Kartal Yuvasından bakıyor izlenimi veriyor. Evin kapısına gelinceye kadar, Botanik Parkı içinde geziyor olma duygusundan kurtulamıyorsunuz.
Sevda ve Oğuz Bozkurt konukları karşılarken, Halit Refiğ, ölmeyen ve eskimeyen bir İstanbul Beyefendisi tavrıyla herkesi koltuğundan ayağa kalkarak selamlıyor, tokalaşıyor. Bir anda gerçek bir centilmen ile karşı karşıya olduğunuzu anlıyorsunuz.
TAÇ (Türkiye Anıt Çevre Turizm Değerlerini Koruma) Vakfı’nın başlattığı EVLERDE SOHBET TOPLANTILARI’nın beşincisiydi bu. Vakıf Başkanı yazar ve kültür insanı sevgili Gül İrepoğlu’nun ayağının tozuyla Almanya’dan gelmiş olmasına karşın yüzünden eksiltmedi gülümseyişle yaptığı küçük tanıtım konuşmasından sonra Halit Refiğ’li bir akşamın koyuluğuna kaptırmaya başlıyoruz kendimizi.
Alfred Hitckok’u andıran ve görkemli gövdesini kımıldatmayıp havada yuvarlaklar çizerek gezdirdiği kollarıyla gizemli ve büyülü bir eda yaratan Halit Refiğ’in karizmatik tavrında doğallık, yalınlık ve içtenlik egemen. ‘’Ben romantik bir insanım’’ deyişini doğrularcasına, konuşmasını öykü ve senaryo anlatan bir tavırla yapan Refiğ’in, söylediklerini tutkuyla benimseyişinin onda ve sizde duygusal sahiplenme yarattığını fark ediveriyorsunuz.
29 yıllık bir evlilik geçmişini sevinçle anlatan bayan Gülper Refiğ’in piyanist ve konservatuar hocası özellikleriyle ve hala sevgili tavrını yitirmemiş bir eş olarak Halit Refiğ’in mutlu ve sağlıklı bir kişi oluşundaki katkıyı gözlediğimi düşündüm. Gülper-Halit Refiğ çiftinin, evliliklerin yarattığı çoğu zaman yıpratıcı olabilen rutini aşan, heyecanı koruyan bir formül keşfetmiş olabileceklerini aklımdan geçirdim.
Annesinin sinemalara götürmesiyle başlayan sinemacılık aşkının ilk meyvelerini, film şirketine çaycı olarak girip, bütün odalara serbestçe dalma olanağı bulmasıyla, sonra da Akis Dergisinde Metin Toker’in teklifiyle sinema eleştiri yazıları yazmakla toplamaya başladığını anlatıyor Halit Refiğ bütün doğallığıyla ve rahatlığıyla.
Halit Refiğ, Kemal Tahir’le birlikte, ulusal gerçekleri göz önüne alan bir yaklaşımı benimsemeye başladığını, bize özgü bir sinema anlayışını uygulamaya başladıktan sonra kendi yolunu çizdiğini ve 50 yıllık bir sinemacılık geçmişini geride bıraktığını anlatıyor
Televizyonun Türkiye’ye geç gelmesi yüzünden Türk sinemasının Amerika, Hindistan sinemalarından sonra dünyada en çok film ürettiğini, Türk halkının da yine Amerika ve Hindistan ile birlikte, yabancı filmlerden daha çok yerli filmleri izlediğini söylerken Halit Refiğ’in, Türk sinemasıyla ne kadar gurur duyduğunu anlıyorsunuz.
1974 yılında TRT’nin Halit Refiğ’e çektirdiği Aşk’ı Memnu filmi ile ilgili bir çok perde arkası bilgiyi de ediniyoruz. Müjde Ar’ın önce ‘’Nihal’’ rolü için Halit Refiğ'e önerildiğini, ama Refiğ'in ‘’Bihter’’ olması teklifini yaptığını, Nihal rolü için önerilen şimdiki eşi piyanist Gülper Hanımın, dizide rol almadığını, ama Nihal rolünü üstlenen Itır Esen’in piyano çalan ellerinin Gülper Hanımın elleriyle değiştirilmesini Halit Refiğ’in ustalıkla gerçekleştirdiğini, aynı ustalığın Gülper Hanımın kalbinin çalınmasında da yaşandığını öğreniyoruz.
Refiğ’in anıları arasında ilginç olanlardan birisi, Metin Erksan’ın çevirdiği ‘Yılanların Öcü’ filminin sansüre takılmasının ardından, dönemin Cumhurbaşkanı olan ve Türk filmlerini Çankaya Köşkünde izlemekten büyük zevk alan Cemal Gürsel’e, bu filmin izletilmesinden sonra Yılanların Öcü filmine konansansürün kaldırılışı ve bu noktadan sonra Türk sinemasına sansür uygulama anlayışının biraz esnediği ile ilgili olandı.
Sansür deyince, sizinle bu konuda ilginç bulacağınızı düşündüğüm bir anımı paylaşmak istiyorum: Sansür Heyetini, Başbakanlık, Kültür ve Milli Eğitim Bakanlıkları, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü gibi kuruluşlardan temsilciler oluşturur. Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü Redaktörü iken, Sansür Heyeti üyesi kurumumuz Savunma Sekreterinin masasındaki sansür incelemesine gelen senaryoları merakla inceler, okurdum. Savunma Sekreteri yaşlanınca bu işi genç arkadaşlara havale etmeye başladı ve o sırada bizde çalışan Sinan Çetin, Genel Müdürlüğümüz adına Sansür Heyetine katılmaya başladı. İlginçtir, Sinan Çetin, meslek yaşamına bir –Sansürcü-olarak başladı. Eminim, kendisi Sansür Heyetine olumlu etkilerde bulunmuştur. Bu konuda tarihe ve kendi sinematografisine ışık tutmasının Sinan Çetin için yerine getirilmesi gereken bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum.
Bugünkü yazımda, Halit Refiğ Ustanın sözünü ettiği Metin Erksan büyüğümüzün bendeki bir anısını ve ‘’Adını Sen Koy’’ adlı şiir kitabımda yer alan bir şiire esin kaynağı oluşunu sizlere iletmek istiyorum. Arkeoloji doktoru kızı ile birlikte Metin Erksan’ı Çanakkale’de bir ortak dost aracılığıyla tanıdım. Yaşına rağmen sürekli düşünen beyni, bunu dillendiren, dışa vuran enerjik duyarlı vatandaş ve aydın tavrı etkileyiciydi. Anadolu’nun tarihi ve kültürüyle kaynaşmış figürlerinden Hektor ile ilgili konuşmalarımız bana YURDUNU SAVUN şiirini yazdırmıştı. Sevgili Metin Erksan ve Sevgili Halit Refiğ gibi ulusal değer ve varlıklarımızı unutmamamız, yalnızca tarihin takdirine bırakmamamız (tarih zaten görevini yapacaktır) dileğiyle sizi YURDUNU SAVUN şiiri ile baş başa bırakıyorum.
YURDUNU SAVUN
Hektor’dan Türklere
‘’Savun Yurdunu’’ dendi
Hektor’a
Tarihin tozlu, zamansız
Dehlizlerinde kaldı akisler
Kanlı savaşların
Kalkanıydı
Güneş yanığı tenler
Bronzları delen
Mızrakların
Acıtan batışı
Bir soyluluk
Anı
Bağışlamıyor muydu?
Kartalın bela işareti
Olacağını
Buyuran büyücü
En uğursuz
Kehanetleri
Duyuruyordu
Koşumlu atlarıyla
fark edilmeliydi
Kahramanlar
Uzaktan yakına
Parlayan
Işıklar gibiydiler
Öfkeleri mi
Yoksa
Yurtlarını savunan
Yürekleri mi?
‘’İnsanoğlunun
En Yetkin Göstergesi
Yurdunu Savunmak’’
Demiyor muydu
Hektor?
Sahne sahne
Kopuk söylencelerin
Dili
Görkemli kahramanların
Korkusuz ölümleri
Birileri yazar
Birileri ağıtlatır
Kuşaklarca
Günbegün yaşananlar
Geri döner
Kahramanlar
Yeniden
Sahne alınca
Sıra dışı yazılanlar
Yaşanmamışlaşır
Özverileri uğruna
Bize veda edenler
Ruh ruh
Dizer izleyicileri
Sessizce
Yurdunu savunan
Kahramanın önünde
Bize düşen
Saygıyla eğilmektir…
(Sayın Metin Erksan’ın verdiği esinle: Çanakkale, Güzelyalı, 15.08.2006)