Şehri Anlayabilmek
03.07.2009 12:27:06
SÜLEYMAN FARUK GÖNCÜOĞLU "ŞEHRİ ANLAYABİLMEK" İ YAZDI
İnsanoğlunun içerisinde yaşadığı, geliştiği ve değiştiği yerlerdir şehirler. Şehirler birkaç kelime ile de ifade edilebilecek yerleşimler de değildir.
Onların ruhu, karakteristik özellikleri olup canlıdırlar. Yaşarlar… ama farkında olabilenlere karşın…
İçerisinde yaşadığımız şehir İstanbul’dan bahsederken, son zanların yaygın kelimesi “kent” sözcüğünü ekler olduk. Gayet yavan ve bir derinliği ifade edemeyecek kadar sıradan kelime olan kent ile açıklanmaya çalışılır. Bilhassa İstanbul…
İskender Pala’nın geçmiş tarihler de kaleme aldığı kent ile şehir kavramı içerisindeki anlam farklılığını ortaya koyan yazısı esasında şehirleri yönetmeye talip olanlara ilk destur olarak okutulması gerekmektedir.
Şehir nedir? Diye sorulacak olunursa esasında kısaca kimliği olan insanların yerleşim yeri diye kısaca tanımlayabiliriz. Nedir? kimliği olan şehirler… geçmişi ve derinliği olan. İçerisin de yaşayanların tanıdıkça sevecekleri, sevdikçe sahiplenecekleri mekânları içeren yerleşimlerdir. Bu tanımlama nasıl da İstanbul’u, halep’i, Bağdat’ı ve Saraybosnayı hatırlatır. Ama ilk akla gelir mi? Newyork, teksas kentleri…
“Şehirlerin, tarihi ve kültürel kimliklerinden dolayı, dönüştürme özellikleri vardır.” Yargısından yola çıkarsak bir şehre gelen insanlar, süreç içersinde, o şehrin bir parçası olurlar. İstanbul Şehri’ni ilk dikkate aldığımız da ise; İstanbul’a göçün baş döndürecek derecede çok yoğun bir akışla karşı karşı olduğunu görmekteyiz. Bu da, bu şehre göç edenlerin referans alacak ve davranışlarını özdeşleştirecek ‘şehirli’ bulamamalarına sebep olmuştur, göç ile gelenler için ‘ideal modeller’ kendilerinden birkaç yıl önce gelen, ekonomik anlamda imkân sahibi olmuş kişilerdir.
Günümüzde artık önemli olan nüfusun nicel çokluğu değil niteliği ve diğer demografik değerlerdir. Şehirler, sadece bugünleriyle yaşamamalı. Ama popüler kültürlerin; hoyrat kıskacı büyük şehirleri günlük ve ritmik bir yaşayıştan ibaret “metropol” olmaya zorlamaktadır. Böylece kültürel katmanlardan oluşan, medeniyet fayları üzerine kurulu şehirlerin yüzü betonlaşarak, şehirler sahte “günlük” olaylara zorlanıyor. Mevsimlerin, geleneklerin, alışkanlıkların, manevi değerlerin veya benzeri genel, ortak alışkanlıkların sonucunda oluşan ve yaşayan kültürel iklim, hayatın zarafetleri dijital bir hızla hafızalarımızdan siliniyor. Şehrin kültürel dokusunu görsellikle canlı tutan eski eserler ve nizamı ile onun üzerinde yaşayan insanlarda tevarüs eden ruh oluşturuyor. Yahya Kemal’in “Süleymaniye”sinin lezzetini, bugünün insanları da çocuklarına taşıma arzusunu duyabilmeli ki, şehrin dokusu canlı kalabilsin. Nazım Hikmet, otobiyografik şiirinde çocukluğunun en önemli hatırası olarak ramazanda Şehzadebaşın’da kalabalıklar içinde karagöze gidişinden söz eder. Yani toplumsal yaşayıştan, şehirli bir yaşama ritüelinden.
Her zevk ve yaşama biçimi, hayatı algılama, toplumun beslediği değerlerin terkibiyle şekillenir. Bu gün gravür, minyatür ve fotoğraflarda görülen, şehrengiz ve surname tipi Osmanlı kaynaklarında ifade edilen bu güzellikleri yeniden eski ihtişamıyla diriltmek mümkün değildir. Fakat günümüzün yıkıcı ve de değiştirici vandaliziminden şehri bilinçli bir şekilde korumamız gerekmektedir.
Bugün ‘İstanbullu’ dediğimiz insanlar İstanbul Şehri’ne yerleşenleri teşkil etmektedir. Binlerce yıldır İstanbul’da yaşayanlar ve bu şehirle kaynaşarak, bugünkü İstanbul kültürünün oluşmasına katkıda bulunmuşlardır. Bugün, İstanbul, demografik anlamda doyuma ulaşmış, büyümenin son sınırına yaklaşmıştır, bundan böyle her yıl yüz binleri kapsayan nüfusunu kendisine dahil edemez.
Bunun nedenlerinden biri de bu şehri tanımamaktan kaynaklanan sevmek ve sahiplenmek duygusunun yoksunluğundandır. Bu da bu şehir için bilgi bankalarının kurulması, yayınların yaygınlaştırılması, halkın her seviyesinde ki insanlarının her türlü yolla da olsa bu şehrin tanıtılmasıyla başarıla bilinir. Bu da beraberinde barışmayı, daha sonra benimsemeyi, onun ardından da aidiyet ve koruma süreçlerini yaşamayı başaracaktır.
Şehirleri yönetmeye talip olanlar ne kadar şehirlidirler? yönetilecek şehirlerin ne kadarını ve neresini içlerine sindirebilmişlerdir. Onu ne kadar tanırlar?... bu sorular bitmez. Ama şu bilinmelidir ki şehir ve şehri yönetmek iman ile itikat arasında ki ilişki gibidir. Allah’a iman edebilirsiniz. Fakat itikadı sıkıntılarınız vardır. Dini inançta ilk sağlıksızlıkta buradan başlamaktadır. Şehirler de böyledir. Yollar yapmak, yeni imar alanları açmak, alışveriş merkezleri inşa etmek o şehre hizmet değildir. O şehre yapılması gereken hizmet sorumluluğudur. O şehrin şehir kelimesi ile ifade edilmesini oluşturan tarihi ve kültürel derinliğini içerisinde yaşayan insanı ile o inkişafla iman ve idrakla, itikadi nizamla geleceğe taşımak ve sahip olduğu bu özelliklerini milli ve manevi değerler çerçevesinde insanlığın hizmetine sunmaktır.
O şehrin içerisin de yaşamakta olanların ve yeni gelenlerin o şehri anlamasına ve idrak etmesine vesile olamayan yönetici o şehri tüketen ve tüketilmesine vesile olandır. Ve vebali ağırdır. Toplum yaşam kalitesini arttırmadan, o şehri sadece marka adı altında ilk rant gözü ile bakılan bir kent haline dönüştürülmekte ise, o şehir artık medeniyet olgusunun temsilcisi olmasından ayrılmış. Sadece kapitalist yeni dünya içerisin de bir kültürün temsilcisi olmuştur.
Artık şehirlerden bahsedilir iken; eş dost sohbetlerin de, festival ve protokol konuşmalarında hazırlanmış metinler üzerinden en klişe konuşmalardan biri olarak medeniyetler şehri içerisinde yaşanmakta olduğumuz ifade edilmektedir. Ya bu söylemleri yaşayabilmek ve yaşatabilmek?… işte bu sebeple şehirli olmak gerekiyor. Yönetmek değil…
|