Erik değil, tarih adası Malta
REYHAN GÜL
Malta deyince akıllara hemen 'erik' geliyor. Haliyle insanın yolu Malta'ya düşünce gözleri de 'erik' arıyor. Ama öğreniyoruz ki Malta'da erik yok, bu adada her yer tarih.
Cumbalı evler, adım başı karşınıza çıkan görkemli katedraller, dar sokaklar... Deniz, kum, güneş üçlüsünden fazlasını bulabileceğiniz bir ada Malta. Burası dil okullarıyla bilinse de kültür sanat meraklılarına bir 'açık hava müzesi', sualtı tutkunları için bulunmaz bir dalış mekanı...
İstanbul'un dondurucu soğuğunu geride bırakıyor, Akdeniz'in incisi Malta'ya doğru hareket ediyoruz. Üç saati aşkın bir süre sonra Akdeniz'in incisi Malta'dayız. Prontotour'un rehberi Darrel karşılıyor bizi tüm içtenliğiyle. Havaalanından başkente doğru yol alıyoruz. Şaşkın bir şekilde etrafa bakınırken rehberimizin içinde Osmanlı, Türk kelimesi geçen cümlelerine kulak kesiliyoruz: "Hemen sağınızda gördüğünüz mezarlık, Malta'daki ilk ve tek Türk mezarlığı." Valetta'nın güneyindeki bu şehitlik Osmanlı ordusunun pek çok kayıp verdiği Marsa semtinde yer alıyor.
Görülecek o kadar yer var ki otele dahi uğramadan Malta'nın başkenti Valletta'ya gidiyoruz doğruca. Valletta, adını 1565 yılındaki Malta kuşatması sırasında Osmanlı kuvvetlerine karşı kazandığı zaferle duyuran Jean de Valetta'dan almış. Maltalılar, Jean de Valetta'dan kendilerini Türklerden kurtaran adam olarak bahsediyorlar.
İkinci Dünya Savaşı sırasında bombardımanlarla yerle bir olsa da yıllarca süren ve bugün hâlâ devam eden restorasyon çalışmalarıyla eski mimarî dokusunu yeniden kazanmış. Aslında sadece başkent değil 2004 yılında Avrupa Birliği'ne girmesiyle ülkenin hemen hemen bütün tarihî mekânları restorasyon altında şu sıralar. Cumbalı evler, dar sokaklar, saraylar, kilise ve katedralleriyle Valetta, açık hava müzesini andırıyor adeta.
Şövalyeler Sarayı'nda Osmanlı izleri
Kısa bir şehir turunun ardından Grandmaster's Palace'da (Şövalyeler Sarayı) St. John şövalyeleri karşılıyor bizi. Gözümüzün içine içine bakıyor ve büyük Osmanlı kuşatmasını hatırlatarak bütün Maltalıların diline pelesenk olan o meşhur cümleyi söylüyorlar sanki: "Malta yok!" Şaka bir yana şövalyeleri ile ünlü bu sarayda dünyanın en büyük zırh koleksiyonu silah müzesi içerisinde yer alıyor. Salonlardan birinde Osmanlı uşatmasını anlatan tablolar var. İkinci durağımız mimarisiyle göz kamaştıran, ihtişamıyla herkesi büyüleyen St. John Katedrali. Darrell uyarıyor bizi içeriye girmeden. "Binanın dışı oldukça sıradan, bu yanıltmasın sizi! Katedralin içine girince anlıyoruz ne demek istediğini. Tek kelimeyle büyüleniyoruz.
16. yüzyılda inşa edilen St. John Kated-rali'nin iç mimarisi yaklaşık iki yüz yılda tamamlanmış. Dünyanın en güzel barok kiliselerinden biri olarak kabul edilen katedralde kıymetli taşlar, altın ve gümüş ile süslenmiş sunak kısmı, Malta taşı üzerine yapılmış yağlıboya tabloları bulunuyor. Ünlü ressam Caravaggio'nun iki önemli tablosunu da görme fırsatımız oluyor. Katedralin ihtişamını bir yana bırakıp Valletta'nın en ünlü kafelerinden birinde öğle yemeği molası veriyoruz. İçeceklerimizi yudumlarken rehavetin de etkisinden olsa gerek gözlerimiz kapanıyor yavaş yavaş. Tam bu sırada dışarıdan gelen yağmur sesiyle kendimize geliyoruz. Sicim gibi yağıyor ama hiç rahatsız etmiyor. Gökten hızlıca geliyor yağmur damlaları "Siz misafirimizsiniz, daha fazla rahatsızlık vermeyelim." dercesine sessizce buluşuyor yeryüzüyle. O kadar güzel yağıyor ki; o anki hissiyatla girip altında sırılsıklam olmak istiyoruz. Rehberimiz, 'Bereketinizle geldiniz.' diye dalga geçiyor: "Adaya yılda üç-dört gün böyle yağmur düşer. O da size denk geldi!"
Bir sonraki rotamız Yukarı Baraka Bahçeleri. Osmanlı donanmasını ateşleyen toplar yanı başımızda. Binlerce Osmanlı askeri tam da bulunduğumuz yerde şehit edilmiş. Baracca bahçelerinden görünen liman, Orient Ekspres adlı sinema filminde İstanbul limanı olarak gösterilmiş. Yönetmen fazla masraf etmek istememiş olmalı ki; liman sahnesini İstanbul'da değil Malta'da çekmiş. Programın yoğunluğu mu yoksa her köşede buram buram tarih kokan eşsiz mimarî yapılar mı başımızı döndürüyor bilinmez, istirahat etmek için birkaç saatliğine otellimize çekiliyoruz.
Tarihî başkent Mdina
Akşamüstü Malta'nın eski başkenti Mdina'dayız. Tarihi başkent olarak adlandırılan küçücük bir şehir burası. Her yere yürüyerek varılabiliyor. Akşam karanlığından dar sokaklardan geçerken hem şiddetli rüzgâr hem de sessizlik içimizi ürpertiyor. Akşam yemeğini yemek için restorana doğru yol alırken şehrin ne kadar sessiz olduğu dikkatimizi çekiyor. Darrel, Mdina'nın zaten "sessiz şehir" olarak anıldığını belirtiyor. Eskiden şövalyelerin yaşadığı Mdina'da şimdilerde asil aileler ikamet ediyormuş. Yapılar harikulade! Sıradan evler bile ya kiliseye ya da şapele benziyor. Konaklara dışarıdan bakıldığında burada gerçekten birileri yaşıyor mu yoksa burası 'sessiz' değil de 'terk edilmiş' bir şehir mi demekten kendimizi alamıyoruz. Ancak işin aslı sonradan ortaya çıkıyor. Evlerin her biri konak gibi olduğundan bahçelerinde kocaman avluları varmış. Doğal olarak insanlar her gün yüzlerce turistin gelip geçtiği bir yerde balkona çıkmayı değil avlularda oturmayı tercih ediyorlarmış. Mdina özellikle akşamları doğal film stüdyoları gibi.
Piramitlerden bile eski tapınak
İkinci gün Malta Cumhuriyeti'nin kardeşi Gozo adasındayız. Hani şu Taht Oyunları dizisinin çekildiği ada. Gozo, Malta'ya göre daha sessiz, daha yeşil ve daha verimli topraklara sahip. Darrel, "Maltalılar şehrin kalabalığından kaçmak istediğinde hafta sonu tatilini Gozo'da geçirler." deyince şaşırıyoruz. Maltalılar şehrin kalabalığını, gürültüsünü bir de İstanbul'a gelip görsünler! Neyse, Dwejra'da Azure Window (dalmayı sevenler için muhteşem bir yer) kemeri, iç deniz, Fungus Kayalıkları'nda kısa bir gezinin ardından adanın doğusundaki GGantija tapınağına geçiyoruz. 5 bin 500 yıllık bir geçmişe sahip bu tapınağın taşları çökmesin diye demirlerle desteklenmiş. Sonrasında Gozo'nun başkenti eski adıyla Rabat, yeni adıyla Victoria'da Grand Castello Kalesi'ni ziyaret ediyoruz. Gozo'da tanık olduğumuz en enteresan şey ise bir manastırın bahçesinde yer alan tahtadan yapılmış giyotin. Kafamızı içine koyup resim çekilirken Darrell patlatıyor espriyi: "Siz Türk'sünüz değil mi?"
Malta'ya dönmek için feribotun yolunu tutuyoruz. Günün yorgunluğunu feribotun rahat koltuklarında çayımızı yudumlayarak atmayı hayal ediyoruz. Heyhat! Kupkuru sandalyeler. Malta'daki son günümüzde hava muhteşem. Programımız yine dopdolu. Önce Waterfront adı verilen limanı geziyoruz. Burası Akdeniz'in en önemli limanlarından biri. Yazları devasa cruiselar demir atıyormuş. Bu yüzden çevresinde onlarca restoran ve kafeler bulunuyor.
Limandan bir kayığa atlayıp Osmanlı kuşatması sırasında Malta 'nın savunmasında oldukça önem teşkil eden Üç Şehir'leri geziyoruz sevecen kayıkçımız ile birlikte. Başlıyor anlatmaya hayat hikâyesi: "On dört yaşındayken İngiltere'ye gittim. 1984'te geri döndüm vatanıma. N'apaydım yaban ellerde. Yaşlandım artık. Burada bir restoranım var. Ama kayıkçılıktan da vazgeçemiyorum."
Ada'nın en sevimli kasabası
"Şu an üzerinde olduğunuz kayık yüz yirmi beş yıllık!" diyor kayıkçımız. Peşinden, "Merak etmeyin her yıl tamir ediyoruz." diyor gülerek... Denizden bir başka güzel görünüyor şehir. Yaklaşık yarım saatlik kayık gezisi sonrası Marsaxlokk Balıkçı Köyü'ne geçiyoruz. Sevimli bir balıkçı kasabası burası. O kadar pozitif ki ortam, insan "Ömür boyu burada yaşayabilirim." diyor içinden. Burası 1565 yılında Osmanlıların karaya ilk çıktıkları yer. Aynı zamanda adanın en büyük balıkçı filosu bu limanda yer alıyor. Sahilin hemen yanı başında bir semt pazarı var. Neler yok ki! Adayı tanıtıcı magnetler, el işi göz nuru danteller, örme kazaklar, Malta'nın en ünlü keçi sütünden yapılmış biberli peynirleri, hepsi birbirinden lezzetli nougatları (lokuma çok benziyor) daha neler neler...
Balıkçılık baba mesleği adada. Jonathan öyle söylüyor. 14 yaşında başlamış mesleğe. On yıldır bu mesleği yapıyor. Elleri halat çekmekten, tekne tamir etmekten nasır bağlamış, yüzü güneşten kavrulmuş. Kimin umurunda! "Âşığım mesleğime. Meslekten çok ziyade hobi benim için." diyor. Jonathan'a hayırlı işler dileyip öğle yemeği için izin istiyoruz. Huzur dolu bu kasabadan uzaklaşırken ayrılmanın verdiği hüzün ile onca güzel yer görmenin mutluluğunu bir arada yaşıyoruz.
Temel Reis'in köyü de burada
Malta'da görülebilecek en enteresan yerlerden biri ünlü çizgi film kahramanı Temel Reis ve Safinaz'ın köyü. Robin Williams'ın oynadığı Temel Reis filmi 1980 yılında adada çekilmiş ve film için kurulan alan sonrasında eğlence merkezi olarak ziyarete açılmış. Popeye Village adı verilen alan yediden yetmişe herkesin gözdesi.
Malta, Türkler tarafından henüz keşfedilmemiş bir ada ülkesi. Malta'nın doğal, kültürel ve tarihî mekânlarını görmek isteyenler için tur şirketleri yıl boyunca yıl boyunca geziler düzenliyor.
Etiketler:
Cumbalı evler, adım başı karşınıza çıkan görkemli katedraller, dar sokaklar... Deniz, kum, güneş üçlüsünden fazlasını bulabileceğiniz bir ada Malta. Burası dil okullarıyla bilinse de kültür sanat meraklılarına bir 'açık hava müzesi', sualtı tutkunları için bulunmaz bir dalış mekanı...
İstanbul'un dondurucu soğuğunu geride bırakıyor, Akdeniz'in incisi Malta'ya doğru hareket ediyoruz. Üç saati aşkın bir süre sonra Akdeniz'in incisi Malta'dayız. Prontotour'un rehberi Darrel karşılıyor bizi tüm içtenliğiyle. Havaalanından başkente doğru yol alıyoruz. Şaşkın bir şekilde etrafa bakınırken rehberimizin içinde Osmanlı, Türk kelimesi geçen cümlelerine kulak kesiliyoruz: "Hemen sağınızda gördüğünüz mezarlık, Malta'daki ilk ve tek Türk mezarlığı." Valetta'nın güneyindeki bu şehitlik Osmanlı ordusunun pek çok kayıp verdiği Marsa semtinde yer alıyor.
Görülecek o kadar yer var ki otele dahi uğramadan Malta'nın başkenti Valletta'ya gidiyoruz doğruca. Valletta, adını 1565 yılındaki Malta kuşatması sırasında Osmanlı kuvvetlerine karşı kazandığı zaferle duyuran Jean de Valetta'dan almış. Maltalılar, Jean de Valetta'dan kendilerini Türklerden kurtaran adam olarak bahsediyorlar.
İkinci Dünya Savaşı sırasında bombardımanlarla yerle bir olsa da yıllarca süren ve bugün hâlâ devam eden restorasyon çalışmalarıyla eski mimarî dokusunu yeniden kazanmış. Aslında sadece başkent değil 2004 yılında Avrupa Birliği'ne girmesiyle ülkenin hemen hemen bütün tarihî mekânları restorasyon altında şu sıralar. Cumbalı evler, dar sokaklar, saraylar, kilise ve katedralleriyle Valetta, açık hava müzesini andırıyor adeta.
Şövalyeler Sarayı'nda Osmanlı izleri
Kısa bir şehir turunun ardından Grandmaster's Palace'da (Şövalyeler Sarayı) St. John şövalyeleri karşılıyor bizi. Gözümüzün içine içine bakıyor ve büyük Osmanlı kuşatmasını hatırlatarak bütün Maltalıların diline pelesenk olan o meşhur cümleyi söylüyorlar sanki: "Malta yok!" Şaka bir yana şövalyeleri ile ünlü bu sarayda dünyanın en büyük zırh koleksiyonu silah müzesi içerisinde yer alıyor. Salonlardan birinde Osmanlı uşatmasını anlatan tablolar var. İkinci durağımız mimarisiyle göz kamaştıran, ihtişamıyla herkesi büyüleyen St. John Katedrali. Darrell uyarıyor bizi içeriye girmeden. "Binanın dışı oldukça sıradan, bu yanıltmasın sizi! Katedralin içine girince anlıyoruz ne demek istediğini. Tek kelimeyle büyüleniyoruz.
16. yüzyılda inşa edilen St. John Kated-rali'nin iç mimarisi yaklaşık iki yüz yılda tamamlanmış. Dünyanın en güzel barok kiliselerinden biri olarak kabul edilen katedralde kıymetli taşlar, altın ve gümüş ile süslenmiş sunak kısmı, Malta taşı üzerine yapılmış yağlıboya tabloları bulunuyor. Ünlü ressam Caravaggio'nun iki önemli tablosunu da görme fırsatımız oluyor. Katedralin ihtişamını bir yana bırakıp Valletta'nın en ünlü kafelerinden birinde öğle yemeği molası veriyoruz. İçeceklerimizi yudumlarken rehavetin de etkisinden olsa gerek gözlerimiz kapanıyor yavaş yavaş. Tam bu sırada dışarıdan gelen yağmur sesiyle kendimize geliyoruz. Sicim gibi yağıyor ama hiç rahatsız etmiyor. Gökten hızlıca geliyor yağmur damlaları "Siz misafirimizsiniz, daha fazla rahatsızlık vermeyelim." dercesine sessizce buluşuyor yeryüzüyle. O kadar güzel yağıyor ki; o anki hissiyatla girip altında sırılsıklam olmak istiyoruz. Rehberimiz, 'Bereketinizle geldiniz.' diye dalga geçiyor: "Adaya yılda üç-dört gün böyle yağmur düşer. O da size denk geldi!"
Bir sonraki rotamız Yukarı Baraka Bahçeleri. Osmanlı donanmasını ateşleyen toplar yanı başımızda. Binlerce Osmanlı askeri tam da bulunduğumuz yerde şehit edilmiş. Baracca bahçelerinden görünen liman, Orient Ekspres adlı sinema filminde İstanbul limanı olarak gösterilmiş. Yönetmen fazla masraf etmek istememiş olmalı ki; liman sahnesini İstanbul'da değil Malta'da çekmiş. Programın yoğunluğu mu yoksa her köşede buram buram tarih kokan eşsiz mimarî yapılar mı başımızı döndürüyor bilinmez, istirahat etmek için birkaç saatliğine otellimize çekiliyoruz.
Tarihî başkent Mdina
Akşamüstü Malta'nın eski başkenti Mdina'dayız. Tarihi başkent olarak adlandırılan küçücük bir şehir burası. Her yere yürüyerek varılabiliyor. Akşam karanlığından dar sokaklardan geçerken hem şiddetli rüzgâr hem de sessizlik içimizi ürpertiyor. Akşam yemeğini yemek için restorana doğru yol alırken şehrin ne kadar sessiz olduğu dikkatimizi çekiyor. Darrel, Mdina'nın zaten "sessiz şehir" olarak anıldığını belirtiyor. Eskiden şövalyelerin yaşadığı Mdina'da şimdilerde asil aileler ikamet ediyormuş. Yapılar harikulade! Sıradan evler bile ya kiliseye ya da şapele benziyor. Konaklara dışarıdan bakıldığında burada gerçekten birileri yaşıyor mu yoksa burası 'sessiz' değil de 'terk edilmiş' bir şehir mi demekten kendimizi alamıyoruz. Ancak işin aslı sonradan ortaya çıkıyor. Evlerin her biri konak gibi olduğundan bahçelerinde kocaman avluları varmış. Doğal olarak insanlar her gün yüzlerce turistin gelip geçtiği bir yerde balkona çıkmayı değil avlularda oturmayı tercih ediyorlarmış. Mdina özellikle akşamları doğal film stüdyoları gibi.
Piramitlerden bile eski tapınak
İkinci gün Malta Cumhuriyeti'nin kardeşi Gozo adasındayız. Hani şu Taht Oyunları dizisinin çekildiği ada. Gozo, Malta'ya göre daha sessiz, daha yeşil ve daha verimli topraklara sahip. Darrel, "Maltalılar şehrin kalabalığından kaçmak istediğinde hafta sonu tatilini Gozo'da geçirler." deyince şaşırıyoruz. Maltalılar şehrin kalabalığını, gürültüsünü bir de İstanbul'a gelip görsünler! Neyse, Dwejra'da Azure Window (dalmayı sevenler için muhteşem bir yer) kemeri, iç deniz, Fungus Kayalıkları'nda kısa bir gezinin ardından adanın doğusundaki GGantija tapınağına geçiyoruz. 5 bin 500 yıllık bir geçmişe sahip bu tapınağın taşları çökmesin diye demirlerle desteklenmiş. Sonrasında Gozo'nun başkenti eski adıyla Rabat, yeni adıyla Victoria'da Grand Castello Kalesi'ni ziyaret ediyoruz. Gozo'da tanık olduğumuz en enteresan şey ise bir manastırın bahçesinde yer alan tahtadan yapılmış giyotin. Kafamızı içine koyup resim çekilirken Darrell patlatıyor espriyi: "Siz Türk'sünüz değil mi?"
Malta'ya dönmek için feribotun yolunu tutuyoruz. Günün yorgunluğunu feribotun rahat koltuklarında çayımızı yudumlayarak atmayı hayal ediyoruz. Heyhat! Kupkuru sandalyeler. Malta'daki son günümüzde hava muhteşem. Programımız yine dopdolu. Önce Waterfront adı verilen limanı geziyoruz. Burası Akdeniz'in en önemli limanlarından biri. Yazları devasa cruiselar demir atıyormuş. Bu yüzden çevresinde onlarca restoran ve kafeler bulunuyor.
Limandan bir kayığa atlayıp Osmanlı kuşatması sırasında Malta 'nın savunmasında oldukça önem teşkil eden Üç Şehir'leri geziyoruz sevecen kayıkçımız ile birlikte. Başlıyor anlatmaya hayat hikâyesi: "On dört yaşındayken İngiltere'ye gittim. 1984'te geri döndüm vatanıma. N'apaydım yaban ellerde. Yaşlandım artık. Burada bir restoranım var. Ama kayıkçılıktan da vazgeçemiyorum."
Ada'nın en sevimli kasabası
"Şu an üzerinde olduğunuz kayık yüz yirmi beş yıllık!" diyor kayıkçımız. Peşinden, "Merak etmeyin her yıl tamir ediyoruz." diyor gülerek... Denizden bir başka güzel görünüyor şehir. Yaklaşık yarım saatlik kayık gezisi sonrası Marsaxlokk Balıkçı Köyü'ne geçiyoruz. Sevimli bir balıkçı kasabası burası. O kadar pozitif ki ortam, insan "Ömür boyu burada yaşayabilirim." diyor içinden. Burası 1565 yılında Osmanlıların karaya ilk çıktıkları yer. Aynı zamanda adanın en büyük balıkçı filosu bu limanda yer alıyor. Sahilin hemen yanı başında bir semt pazarı var. Neler yok ki! Adayı tanıtıcı magnetler, el işi göz nuru danteller, örme kazaklar, Malta'nın en ünlü keçi sütünden yapılmış biberli peynirleri, hepsi birbirinden lezzetli nougatları (lokuma çok benziyor) daha neler neler...
Balıkçılık baba mesleği adada. Jonathan öyle söylüyor. 14 yaşında başlamış mesleğe. On yıldır bu mesleği yapıyor. Elleri halat çekmekten, tekne tamir etmekten nasır bağlamış, yüzü güneşten kavrulmuş. Kimin umurunda! "Âşığım mesleğime. Meslekten çok ziyade hobi benim için." diyor. Jonathan'a hayırlı işler dileyip öğle yemeği için izin istiyoruz. Huzur dolu bu kasabadan uzaklaşırken ayrılmanın verdiği hüzün ile onca güzel yer görmenin mutluluğunu bir arada yaşıyoruz.
Temel Reis'in köyü de burada
Malta'da görülebilecek en enteresan yerlerden biri ünlü çizgi film kahramanı Temel Reis ve Safinaz'ın köyü. Robin Williams'ın oynadığı Temel Reis filmi 1980 yılında adada çekilmiş ve film için kurulan alan sonrasında eğlence merkezi olarak ziyarete açılmış. Popeye Village adı verilen alan yediden yetmişe herkesin gözdesi.
Malta, Türkler tarafından henüz keşfedilmemiş bir ada ülkesi. Malta'nın doğal, kültürel ve tarihî mekânlarını görmek isteyenler için tur şirketleri yıl boyunca yıl boyunca geziler düzenliyor.