Tophane’de Salıpazarı’ndan başlayıp, Kabataş’ta sona
eren, sahil ile yamaçlarını kaplayan semttir
Tophane’de
Salıpazarı’ndan başlayıp, Kabataş’ta sona eren, sahil ile yamaç
larını kaplayan semt.
Fındıklı ismi
Güzel ve ilginç adının
çevrenin eski pastoral görünümü ile ilgili olduğu bellidir. Hammer, değişik bir
yorumda bulunarak, ismin, İtalyanca ‘fondaco’ (han, konuk evi) kelimesinden
geldiğini, burada böyle bir yapı bulunduğunu yazar. Fakat bunu doğrulayan başka bir
delil yoktur. Daha güçlü bir olasılık, Fındıklı adının, yöreyi yüzyı
llar boyunca kaplayan fındık bahçelerinden geldiğidir.
Fındıklı
tarihi
Bizanslılar zamanında bölge bağlık, bahçelik bir yerdi. Sadece bir-iki
tapınak vardı, İstanbul’un ilk halkı olan Megaralıların,
Telamon’un oğluna taptıkları antik Aianteion burada
bulunuyordu.
Osmanlı devrine ait kaynaklar burada bir Fındıklı
Deresi’nden bahsediyorlar. Onun için semtin adının bu kıyılar ve yamaç
lardaki fındık bahçelerinden geldiği kabul edilebilir.
Semtte bilinen en eski
Türk yapısı, Kanuni Sultan Süleyman’ın sadrazamlarından Ayas Paş
a’nın havuzlu, bahçeli konağıdır. 1526 tarihli bir belgede adı geçen bu
binanın, bu tarihten daha önce yapıldığı anlaşılır. 1530’da
İstanbul’a gelen Arap gezgin Gazzî, paşayı burada ziyaret etmiştir. Ayas
Paşa’nın adı daha sonra Taksim’in güneyinde, Gümüş
suyu’nun güneybatısında kalan semte verilmiştir (bak. Ayaspaş
a).
Salıpazarı’ndan sonra Fındıklı’nın başladı
ğı kabul edilebilecek olan yerdeki ilk yapı, bir Osmanlı ilkokuluydu. Okulu yaptıran
Sadrazam Bıyıklı Ali Paşa 1756’da idam edilince, yapı yanda kaldı ve
Sultan III. Osman’ın kadınlarından Zevkî Kadın tarafından hayrına
tamamlatıldı. Zevkî Kadın, binanın altındaki, caddeye bakan nefis mermer ç
eşmeyi de yaptırmıştır.
Ondan sonra gelen cami, 1565’te
Anadolu Kazaskeri Mehmed Vusulî Efendi tarafından, okulu ve hamamıyla beraber
yaptırılmıştır. Semtin geçirdiği yangınlar sırasında harap olan cami,
kendisine bağlanmış olan vakıfların geliri sayesinde, her defasında başlang?
?çtaki stiline uygun olarak tamir edilebilmiştir. Fakat hamam, 1958 kamulaştırmaları
ve imar faaliyetlerinde yola feda edilip yok edildi. Cami gibi hamam da Mimar Sinan yapısı
ydı. Altı kagir ve badana edilmiş sıvalı, üstü ahşap olan, nefis bir eserdi.
Cami önüne 1787’de ünlü Sadrazam Koca Yusuf Paşa, Türk
rokokosunun en güzel eserlerinden biri olan nefis bir çeşme yaptırmıştı. Pembe
mermer oymaları ve kurşun kubbeli çatısı ile güzel bir eser olan bu çeşme,
klasik caminin alnına, revakların tam önüne kondurulmuştu ve girişi
kapatmaktaydı. 1957-1958 yol genişletilmesinde buradan söküldü ve bugünkü
yerine, Kabataş set üstüne monte edildi. Son yıllarda, döküm pencere parmaklı
klarından birkaçı yok olmuş, yerine adi pencere camı takılmıştı
r.
Cami ile Güzel Sanatlar Akademisi arasında, bugün yeşil alan olarak a?
?ılan boşlukta bir yerde, bu kıyıların ünlü yapılarından biri olan Arap
Ahmed Paşa Yalısı bulunuyordu. Önceleri bir sultana ait iken Arap Ahmed Paş
a’ya ve sırayla daha birçok devletlinin mülkiyetine geçen yalı, ilginç olaylara
ve zengin davetlere konu olmuştu. 1594’te burada İngiliz elçisi oturmaktaymı?
?. O zamanlar Galatasaray’daki bugünkü saray henüz yapılmamıştı ve
İngiliz elçileri, Galata surları içindeki binalarında otururlardı. Galata’nın
taş ve havasız çevresinden çıkıp, Boğaz’ın güzelliklerinden
yararlanmak istediği anlaşılan sefir burada biraz fazla serbest bir hayat yaşamaya baş
ladığından semt halkının tepkisi gecikmemiş ve padişaha, yalıyı yakmak
tehdidi ulaştırılınca, elçi tekrar, havasız ama eğlence bakımından gü
venli Galata’nın suriçine dönmüştür.
Fındıklı yalı
larından, büyük ihtimalle Salıpazarı’na taraf bir yerde bulunan bir başka
ünlü bina, Valide Kethüdası Hüseyin Efendi’nin yalısı idi. Bahçesi ile
pek mükellef olduğu anlaşılan yalıya Padişah IV. Mehmed de ( 1648-1687) gelir ve
denize bakan pencere veya balkonlarından balık tutarmış. Fransız gezgin Le
Chevalier, hünkârın tuttuğu bu balıkların, devlet ricaline gönderildiğini ve bal?
?ğı getiren sıradan bir mabeyinci ise bir kese altın bahşiş aldığını, ama
çuhadar götürürse, beş keseden az verilmediğini kaydediyor.
Evliya Ç
elebi, burada Melek Ahmed Paşa’nın bahçeli, mamur bir yalısı ile daha
birkaç yalı olduğunu anlatıyor. Bostancıbaşı Defterleri’nde de, devir
devir, bu kıyılardaki deniz kenarı sarayları ve evlerinin listeleri vardır. Bahç
elerinde sümbül, hasekiküpeleri, lale gibi eski devrin sevgili çiçeklerinin tarlalar halinde
yayıldığı; yosun veya kiremit renkli ve işlemeli ahşap cehrelerinin mavi sulara
yansıdığı; pencere kepenkleri demet demet gül desteleriyle resimli bu Fındı
klı yalılarının, ne kendileri kalmıştır ne de bir resimleri.
Fındı
klı, yüzyıllar boyunca, bu sahil evlerinin ve güzel görünümlü kıyıların
mahallesi olmuştu. Semtin bu özelliğine ve İstanbul’un diğer semtlerinde görü
len olağanüstü anıtların bulunmadığına, Gemelli Carreri gibi yabancı
gezginler de işaret etmiştir. Fındıklı’da çoğunluk, her zaman Türk nü
fusta olmuştu. 17. yüzyılda semtte tek bir Frenk evi dahi bilinmiyor.
Fı
ndıklı’da, gerek kıyı yolunun üzerinde, gerekse içeride kara tarafında
ve Fındıklıderesi semtinde, bugüne kalabilmiş veya kalmamış daha birçok
eserin olduğu biliniyor.
Bugüne kalmayan yapılardan, kıyıda 1574 tarihli
Hâtuniye Mescidi ve Tekkesi’ni, onun bahçesinde Keşfi Cafer Efendi Tü
rbesi’ni, içeride Emir İmam Mescidi’ni, Pürtelaş Hasan Efendi
Camii’ni, bugün oradaki sokağa adını vermiş, fakat 1934’te İnö
nü Okulu yapılırken yok olan Selime Hatun Mescidi’ni, 1636 tarihli Mustafa
Paşa Çeşmesi’ni, Hacı Receb Mescidi’ni, Kadı Mescidi’ni,
Ebu Said Tekkesi’ni anabiliriz, İnönü Okulu’nun yerinde, “hadaik-i
hassa”dan olan, yani padişahın mülkiyetinde olup çiçek veya meyve yetiş
tirilerek bunların satılmasına ayrılan bahçelerden biri de bulunmaktayd?
?.
Fındıklı içerisinde halen mevcut olan eski eserlere gelince, bunların
başlıcaları, 17. yüzyılın başından kalma Kazancıbaşı el-Hac Ali
Ağa Camii, yine Kazancıbaşı Yokuşu’nun başında bulunan 1726 tarihli
Fındıklılı Silahdar Mehmed Ağa Çeşmesi, Fındıklıderesi’nde
1732 tarihli Darüssaade Ağası Hacı Beşir Ağa Çeşmesi, Kazancıbaşı
Camii karşısındaki 1732 tarihli Köprülüzade Hafız Ahmed Paşa Çeşmesi,
Molla Bayırı’ndaki merdivenli yokuşu üstünde Beşaret Sokağı
’nın basındaki, III. Selim’in annesi Mihrişah Sultan’ın kendi
adını taşıyan 1797 tarihli çeşme ve Pürtelaş Hasan Efendi’nin yok
olan camiine yakın, Sormagir Sokağı’nda apartmanlar arasında kalmış
1733 tarihli Müderris Sadullah Efendi Çeşmesi’dir.
İstanbul’un
1950’lerden sonra içine girdiği değişme süreci, yol ortasında kalan Fınd?
?klı’ya da yansımış; son yirmi yılda da, semtin yamaç kesiminin
merdivenli yolları kesildiği gibi denize bir amfiteatr düzeninde bakan bahçeli ahşap
evleri ve konakları da, yerlerini birbirinin manzarasını kapatan beton binalara bı
rakmıştır.
Fındıklı’da eserler
Fındıklı
Rasathanesi
15. yüzyılın ikinci yarısında, birbirinden habersiz olarak, biri
Danimarka’da Brahe, diğeri de İstanbul/Kabataş’ta (Sultan III. Murad
iktidarında) Takiyüddin Efendi astronomiye büyük bir katkı olarak zaman/saat ö
lçümleri/rasatları yapıyorlardı. Fakat dinsel taassubun baskısına dayanamayan
Sultan III. Murad bu ölçüm yerini yıktırmıştır.
Bazı kayıtlarda
Fındıklı sırtlarında, bazı kayıtlarda Tophane sırtlarında inşa edildiği
söylenen Osmanlı dönemi rasathanesinin hikayesi de ibret vericidir. Mısırlı bilgin
Muhammed bin Maruf’un oğlu olarak 1526 yılında Kahire’de doğan, 45
yaşında İstanbul’a gelerek, Uluğ Bey’in Ziyc’inin düzeltilmesi
ve tamamlanması görevi verilen Takiyüddin’e müneccimbaşılık görevi
de verilmişti. Tophane ile Fındıklı arasındaki gözlemevinde çalışmalar
yaparken yazdığı “Alat-ı Rasadiye-i Ziyc-i Şehinşahiye” eseri şö
hret bulmuştu. Ancak bu gözlemler sırasında kuyruklu yıldızın görünmesi
ve veba salgını olması uğursuzluğa yorularak, Sultan III. Murad zamanında, 1579
-1580 yılında gözlemevi (rasathane) yıktırılmıştır. Takiyüddin 1585 yı
lında İstanbul’da ölmüştür.
Namık Paşa Konağı
Şeyhü’l-Vüzera olarak anılan, isyanlar bastırmış olan Namık
Paşa, Harbiye Mektebi’ni kurmuş; Cide, Habeşistan ve Bağdat valiliklerinden
İstanbul’a dönerken, getirdiği 30.000 kese altının yarısı ile Beyazı
t’taki Askeriye Binası (bugün İstanbul Üniversitesi Merkez Binası) ile giriş
indeki köşkleri yaptırmış, bir harp gemisi satın almış ve geri kalan para ile de
Çırağan Sarayı’nı yenilemiştir.
Paşa’nın konağı, bir
kapısı Fındıklı’da, bir kapısı Kabataş’ta, yukarıya aç
ık kapısı da Ayazpaşa’da olan gayet büyük bir bahçe içinde idi. Fı
ndıklı ve Kabataş kapıları set üzerinde olduğu için arabalar Ayazpaşa
Kapısı’ndan içeri girer, iki tarafı üzüm bağı, meyve bahçeleri ve
harem ağalarının daireleriyle bu dairenin bahçesinden geçerek, yolun sonundaki
selamlık dairesine gelip dayanırdı.
Camiler ve Mescitler
Fındı
klı Cami olarak da bilinen Molla Çelebi Camii, Beyoğlu İlçesi’nde, Fındıkl?
?’da, Ömer Avni Mahallesi’nde, Meclisi Mebusun Caddesi’nin batı
(deniz) tarafında yer almaktadır.
Cami, hamam ve mekteple birlikte bir külliye
şeklindeydi, ancak günümüzde sadece cami kalmıştır.
Camiyi,
İstanbul kadılığı ve Anadolu kazaskerliği görevlerinde bulunmuş ulemadan
Mehmed Vusulî Efendi tarafından yaptırılmıştır. Mehmet Vusulî efendi
“Molla Çelebi” olarak bilindiğinden yaptırdığı cami de aynı adı
almıştır.
Mimar Sinan tarafından yapılan caminin inşa tarihi tam
olarak bilinmemekle beraber, külliyenin bir parçası olan hamam ile aynı tarihte yapı
lmış olması muhtemeldir. Hamam 1501-62 tarihlerinde yapıldığına göre
caminin yapım tarihi de bu tarihler olmalıdır.
Molla Çelebi lakabıyla
tanınan M. Vusulî Efendi, sarayda önemli nüfuz sahibi bir kimseydi. Molla Ç
elebi’nin mezarı Eyüp Tabakhane’dedir.
Molla Çelebi Camii ?
?eşitli zamanlarda depremlerden ve yangınlardan hasar görmüş, birçok onanın
geçirmiş, yine de günümüze aşağı çok az bir değişiklikle gelebilmiştir.
Caminin 1723 ve 1724’te çıkan yangınlarda harap olduğu, daha sonra harim
bölümünün aslına uygun biçimde onarıldığı ancak son cemaat yerinin
ahşap direkli bir sundurmaya dönüştürüldüğü bilinmektedir.
Molla
Çelebi Camii, Mimar Sinan’ın altıgen şemalı camiler arasında yer alır.
Osmanlı mimarisinde ilk olarak, merkezi planlı camiler çığırını açan
Edirne’deki 1437 tarihli Üç Şerefeli Cami’de uygulanan bu şema, 16. yü
zyılın ortalarından itibaren Mimar Sinan tarafından ele alınarak geliştirilmiş ve
çeşitli varyantları ile başarılı örnekler ortaya konmuştur.
Kesme
küfeki taşı ile örülmüş duvarların kuşattığı harim bölümü, kareye
yakın dikdörtgen planlı (18,90x16,40 m) ana mekânla, 8,80x4,60 m boyutlarındaki
mihrap çıkıntısından oluşmaktadır. Ana mekânın merkezinde yer alan
11,80 m çaplı kubbe, bir altıgenin kenarlarını oluşturan altı adet kemere
oturmakta, kubbenin ağırlığı 6 paye ile zemine aktarılmaktadır.
Doğu ve batı yönlerinde bulunan, sekizgen kesitli birer paye beden
duvarlarına gömülmüş, kuzeyde yer alan, aynı biçimdeki İki paye bağıms?
?z olarak tasarlanmış, güneydeki kare kesitli iki paye de ana mekânla mihrap çı
kıntısının köşelerine kondurulmuştur. Kuzeydeki hariç, söz konusu
kemerlerin arkasına merkezdeki kubbeyi kuşatan beş adet yarım kubbe yerleş
tirilmiş, mihrap çıkıntısını örten yarım kubbe diğerlerinden bir miktar daha
derin tutulmuştur. Kasnaksız olan yarım kubbelere birer tane yuvarlak kemerli pencere
açılmış, merkezi kubbe, altıgen tabanın üzerine oturan ve aynı türde
pencerelerin sıralandığı, on iki köşeli bir kasnakla yükseltilmiştir. Doğu, batı
ve güney yönlerinde yer alan toplam 4 payenin üzerinde yükselen ağırlık kuleleri,
yapının taşıyıcı sistemini, kısmen de olsa üst yapıya yansıtmaktadı
r.
Harim duvarlarındaki pencereler, iki sıralı yerleşimleri ve ayrıntı
ları ile klasik üslubun özelliklerini yansıtır. Bu pencere gruplarından doğu ve
batı duvarlarında dörder, kuzey ve güney duvarlarında ikişer, mihrap çıkı
ntısında da altı tane bulunmaktadır.
Alt sıradaki pencereler dikdö
rtgen açıklıklı olup mermer söveler, demir parmaklıklar ve sivri hafifletme kemerleri
ile donatılmış, tepe pencereleri de sivri kemerli ve alçı revzenli olarak tasarlanmı
ştır. Mukarnaslı mihrap, minber ve kalem işi bezemeler de klasik üsluptadır. 1958
onarımında yeniden İnşa edilen beş gözlü son cemaat yeri mermer sütunlara
oturan sivri kemerlerin taşıdığı kubbelerle örtülüdür. Mermerden yontulmuş
olun sütun başlıkları “baklavalı” denilen türdendir. Pandantifti olan
revak kubbelerinden giriş ekseninde yer alanı, bîr kasnak üzerine alınmış, b?
?ylece kasnaksız olan diğer kubbelerden daha yüksek tutulmuştur.
Harimin güneybatı köşesinde yükselen minarenin kare kesitli kaidesi
batı cephesinde çıkıntı teşkil etmekte, minarenin basık kemerli girişi son
cemaat yerine açılmaktadır. Tek minareli camilerinin birçoğunda olduğu gibi, Sinan
burada da, harimin güneydoğu köşesine, minare kaidesi ile simetrik konumda bir
merdiven kulesi yerleştirmiş, son cemaat yerinin cephesine de, minare girişinin simetriği
olan bir merdiven girişi açmıştır.
Söz konusu merdiven, harimin kuzey
duvarı boyunca gelişen bu yöndeki payelere oturan fevkani mahfile aittir. Son cemaat
yeri harimden bir miktar daha geniş tutulmuş, bu yüzden doğu ve batı uçlarında
birer duvar parçası ile donatılmış, bu duvarlara, harimdekilerle aynı özellikte
ikişer pencere kondurulmuştur. Caminin batı yönünde küçük bir hazire, doğu
yönünde de, son yıllarda inşa edilen ve zemin kotunun altına alındığı için
yapının görünümünü rahatsız etmeyen abdest alma mahalli bulunmaktadı
r.
Salıpazarı Süheyl Bey Camii
Yakın tarihimizde binlerce cami,
mescit, medrese, zaviye, dergah, köprü, çeşme, imaret, kervansaray, türbe ve
kabristanlar maalesef yok edilmiştir. Atalarımızın bize bıraktığı tarihi ve milli
mimarlık eserlerimizin bu şekilde tahrip edilmesine göz yumulmuştur. Bu tarihi ve mimari
eserler, bu vatanın bize ait olduğunu gösteren ve ispat eden tapu senetleridir. Tapu
senetlerimizi yok ederek geçmişimizle ilgili belgeleri yok etmiş oluyoruz. İşte yakın
tarihimizde yok edilen camilerden birisi de Salıpazarı Süheyl Bey Camii’dir.
Bugünkü Mimar Sinan Üniversitesi’nin tam karşısında bulunan bu cami,
1956 yılında yol açma bahanesiyle yıkılmıştır. Oysa o şirin cami yola engel
değildi.
Kazancı Mescidi
Beyoğlu’nda, Kazancı Yokuşu ?
?zerinde, sağ tarafta bulunan bu mescit Kazancıbaşı Ali Ağa tarafından l6.
yy’da yaptırılmıştır. 1712’de Ahmed Paşa tarafından
yenilenmiştir. Daha sonra topcubaşılardan Hacı İbrahim Ağa minaresini ve mescidin
yanına bir mektep yaptırmıştır. Mescidin karşı köşesinde 1145/1732 tarihli
Köprülüzade Ahmed Paşa Çeşmesi yer almaktadır.
Kagir olarak inşa
edilen mescide giriş camekânlarla ayrılmış bir bölümden sağlanır. Girişin
sağ tarafındaki merdivenle yukarıdaki kadınlar mahfiline, diğer merdivenle aşağ
ıdaki bodruma, oradan da tuvaletlere ve abdest musluklarına ulaşılır. Harimin
doğu cephesinde dört, batı cephesinde üç tane, yuvarlak kemerli büyük pencere
sıralanır. Güney duvarının eksenindeki mihrap nişi köşeli olup, üzeri
mukarnaslıdır. Kenarlarından iki tane sütun ile sınırlandırılan mihrabın
üst köşelerinde birer tane gülçe motifi yer almıştır.
Mihrabın
yanlarında diğer pencerelerle aynı özelliği gösteren birer pencere açılmış
tır. Sol taraftaki pencere, dolap olarak kullanılmaktadır. Eserin kuzey duvarı,
camekânla ayrılıp imam odası haline getirilmiştir. Vaaz kürsüsü güneydoğu
köşesinde, duvara bitişik betondan yapılmıştır. Minberi ise mermerdir. Mescidin
tavanı betondan ve düzdür. Kadınlar mahfilinin kuzey duvarında üç tane kare
pencere açılmış olup, doğu ve batı duvarları sağırdır. Söz konusu
mahfile çıkan merdivenin yanındaki kapıdan minareye girilir.
Mescidin ana
mekânında, mihrabın etrafında, pencerelerin çevresinde kalem işi süslemeler
görülmektedir. Bunlar bitkisel motifler (gonca gül, lale ve kıvrık yapraklar) olup kı
rmızı, mavi, sarı, yeşil renklidirler. Ayrıca duvarların üst kısımlarında
mavi zemin üzerine beyaz ayet kuşağı mekânı çevreler. Yapının tavanı
nda ve kadınlar mahfilinde aynı süsleme bir bütünlük içinde devam
eder.
Tavan merkezinde, avizenin sarktığı noktada on kollu bir yıldız,
daha sonra iç içe geçmiş bezemeler, ayetler ve bitkisel motifler görülür. Bunlarda
da aynı renkler kullanılmıştır. Kadınlar mahfilinin altı üç bolüme ayrı
lıp bitkisel süsleme ile bezenmiştir.
Mescidin alt katı dikdörtgen olup,
beş tane beton direk bulunur. Buranın kuzeyinde aşağıya inmek için merdiven,
batısında ise iki tane pencere vardır. Doğu duvarı sağırdır. Güneyinde a?
?ılan niş ardiye olarak kullanılır. Bunun yanındaki kapıdan tuvalete ve abdest
musluklarının olduğu bölüme girilir.
Mescidin dış giriş kapısı
dikdörtgen şeklinde olup, üzerinden betondan sundurması vardır. Pencereleri demir
parmaklı, çatısı kırma çatıdır. Yapının güney tarafında meşruta
(imam ve müezzin evleri) bulunmaktadır. Minaresi, yüksek kaide üzerinde olup, yivli
pabuç kısmından sonra yuvarlak gövdelidir. Tek şerefeli ve yapıya bitişik olarak
yapılmıştır. Mescidin batı tarafının önünde bir mezar vardı
r.
Tekkeler
Keşfî Cafer Efendi Tekkesi
Beyoğlu İlç
esi’nde, Fındıklı’da, Pürtelaş Hasan Efendi Mahallesi Meclisi
Mebusan Caddesi üzerinde, Mimar Sinan Üniversitesi’nin yakınında yer
almaktaydı.
Bu tekkenin bir özelliği de birçok adla anılmış olması
dır. Fındıklı, Sünbili Keşfi Cafer, Keşfi Dede, Hatuniye, Şeyh Nebi, Keşfi
Efendi, Şeyh Seyyid Nebi Efendi, Şeyh Yunus Efendi buna örnektir.
Tekkeden
başka yanında iki türbe, hazire, kütüphane ve iki çeşme ile Hatuniye Külliyesi
vardı.
Sultan I. Süleyman zamanında saraylılardan Perizat Hatun taraf?
?ndan mescit ve tekke yaptırılmıştır. Perizat Hatun Halvetî tarikatına
mensup idi. Arap Ahmed Paşa’yla evlenmiştir. Ahmet Paşa tekke ve mescidin
bulunduğu yerin yanındaki arsaları da satın almış ve eşine bağışlamı
ştır. Ahmet Paşa buraya bir çeşme yaptırmıştır.
Ahmet Paşa
buraya kütüphane de yaptırmıştır. Perizat Hatun vefat etmeden önce el-Hac
Mehmet Ağa adındaki birisine malını bırakır ve bir vasiyetname yazar.
Vasiyetname gereğince el-Hac Mehmet Ağa malın üçte biriyle bir mescit ve tekke in?
?a ettirmiştir.
Ahmet Paşa’nın yaptırmış olduğu çeşme
zamanla harap olmuş, fakat el-Hac Mehmet Efendi onu da tamir ettirmiştir. Keşfi Cafer
Efendi Tekkesi’nin onbirinci şeyhi Şeyh Yunus Hilmi Efendi zamanında tekke ve
mescit 1819-1860 tarihleri arasında birçok defa onarılmıştır.
Çeşitli
tarihlerde tamirler gören tekke 1819-1835 arasındaki bütün bu müdahaleler
sonucunda son şeklini almış, 1925’te tekkelerin ve türbelerin kapatılması
üzerine bütünüyle fonksiyonlarını yitirmiştir.
Türbenin yanında
bulunan kütüphane Güzel Sanatlar Akademisi seramik bölümü tarafından
kullanılmaya başlanmış; Ahmet Paşa ve Perizad Hatun Türbeleri de Güzel
Sanatlar Akademisi’nde çalışan hademelerin lojmanı olarak kullanılmış
tır. Bir türbeyi hademelerin lojmanı haline getirmenin akli, mantıki, ahlaki tarafı var
mı acaba?
Bu yapı toplulukları Dolmabahçe yolunun genişletilmesi sı
rasında 20 Ağustos 1956’da bütünüyle yıktırılmış, kitabeler
Saraçhanebaşı’nda, daha sonra Vakıflar Genel Müdürlüğü
’nün Türk inşaat ve Sanat Eserleri Müzesi olarak düzenleyeceği Amcazade
Hüseyin Paşa Külliyesi’ne kaldırılmıştır.
Arsanın batı
kesiminde, eski adı “Fındıklı Caddesi” olan Meclisi Mebusan Caddesi
üzerinde yer alan mescit-tevhidhane, her ne kadar fonksiyon açısından camiye dö
nüştürülmüşse de tasarım açısından kagir duvarlı, ahşap çatılı
mütevazı bir mescit niteliğindedir. Kırma bir çatı ile örtülü olan yapı, her ikisi
de dikdörtgen planlı olan bir harim İle kapalı bir son cemaat yerinden meydana gelir.
Cadde üzerindeki kuzey (giriş) cephesinin ekseninde basık kemerli kapı,
yanlarda aynı tür kemerlere sahip birer pencere görülmektedir. Pencereler demir
parmaklıklarla donatılmış, minyatür saçak niteliğinde kavisli silmelerle ve dikdö
rtgen tepe pencereleri ile taçlandırılmıştır. Mermer sövelerin çerçevelediği
kapının üzerinde kitabe, bunun da üzerinde, kıvrımlı dallardan oluşan bir
hotozun taçlandırdığı beyzi bir tuğra levhası bulunmaktadır. Son cemaat yeri
ile harimi ayıran bağdadi duvarın eksenindeki kapı ile bunun iki yanında yer alan
pencerelerin dikdörtgen açıklıkları ahşap pervazlarla çerçevelenmiş, son
cemaat yerinin üstü. kuzeybatı köşesindeki merdivenle ulaşılan fevkani kadı
nlar mahfili olarak değerlendirilmiştir.
Mescit-tevhidhanenin doğusunda,
caddeden bir miktar içeri çekilmiş bulunan, Mimar Sinan’ın tasarlamış
olduğu Arap Ahmed Paşa-Perizad Hatun Türbesi, klasik Osmanlı üslubunu yansı
tır. Duvarları kesme küfeki taşı ile örülen yapı, köşeleri pahlanmış
kare bir plana sahiptir.
Kapı ve pencere sövelerinde mermer kullanılmı?
?, türbeyi örten kasnaksız kubbeye intikal pandantiflerle sağlanmıştır. Girişin
bulunduğu doğu cephesi, ince sütunlara oturan bir ahşap sundurma İle donatılmı
ş, basık kemerli girişin üzerine, sundurmaya teğet konumda üç adet yuvarlak tepe
penceresi yerleştirilmiştir. Geriye kalan cepheler birbirinin eşidir: Altta, sivri hafifletme
kemerleri ve demir parmaklıklarla donatılmış iki tane dikdörtgen pencere açı
lmış, bunlar sivri kemerli ve alçı revzenli birer tepe penceresi ile taçlandırılmı
ştır. Ahşap sandukaların başuçlarında durduğu anlaşılan mermer
kitabelerde Arap Ahmed Paşa ile Perizad Hatun’un isimleri sülüs hatla yazıl?
?dır.
Meclisi Mebusan Caddesi üzerinde yer alan Keşfi Cafer Efendi Tü
rbesi ile bunu yanlardan kuşatan çeşmeler, dikdörtgen planlı bir kitle içinde
toplanmış, ortada yer alan türbenin doğusuna su haznesi, batısına da su haznesi
ile simetrik konumda ve aynı boyutlarda olan giriş bölümü yerleştirilmiştir.
Bu türbeye ait olduğu anlaşılan kitabelerden ikisi, büyük bîr ihtimalle,
batı yönünde birbirini izleyen iki girişin üzerinde yer alıyordu. Her ikisi de talik
hatlı ve manzum olan kitabelerden birincisi Keşfî Cafer Efendi’nin vefat tarihini
vermekte, Osmanlıca dörtlüğün altında, tasavvufi içerikli Arapça bir dörtlük
bulunmaktadır, ikinci kitabe ise türbenin II. Mahmud tarafından tamir ettirildiğini
belgeler. Cadde üzerinde yer alan, tasarımdaki simetrinin aynen yansıtıldığı
cephe bütünüyle mermer kaplıdır.
Türbeye ait olan kesim yanlara g?
?re daha yüksek tutulmuş, bu kesim yatay silmeler ve pilastrlar ile çerçevelenmiştir.
Türbenin ziyaret pencereleri bileşik kemerlerle donatılmış, bu açıklıkların
üzerine, kabir ziyaretine ilişkin çeşitli hadisleri içeren 1186/1772-73 tarihli, talik hatlı
birer kitabe oturtulmuştur.
Çeşmeler ve Sebiller
(Hacı) Beşir
Ağa Çeşmesi
Daha önceleri Fındıklı’da dere içerisinde yanmı
ş olan Hacı Receb Camii’nin alt tarafında bulunan bu çeşme, yol yapı
mından dolayı bugünkü yerine nakledilmiştir.
Hacı Beşir Ağa
tarafından Hicri 1145 (M.1732) tarihinde yaptırılmıştır.
Kesme taş
tan ve klâsik tarzda yapılan çeşmenin teknesi zamanla sokak seviyesinin altında
kalmıştır. Kabartma motiflerle süslü ufak bir ayna taşı vardır. Bugün suyu
akmayan çeşme tamirler görmüş, kitabesinin bazı yerleri okunamayacak şekilde
kırılmıştır.
Bu kitabe okunabildiği kadarı ile şöyledir:
“Cenab-ı hazret-i Hacı beşir Ağa-yi dana kim
Havassın
âşinâsı mehrem-i Sultan-ı a’zamdır
O zat-i mekremet-pirây-ı vâ
lâ-kadri irfanın
Safı herkânında mülhemdir
Aceb mi mülhem olmak
tab’ı gevher-sencine zira
Der-i devlet-meabi teşne-i ümmide maksemdir
Nice maksem ki feyz-i reşha-i gevher-nisarından
Gül-i amali erbab-ı
dilin
Hususa itdi icra bu mahalle ebr-i cûdünden
Bu âb-ı safı kim hâlet-
feza-yi neş’e-i hamdır
Nice hayrat-ı mevfûre muvaffak eyleye Bari
Dua-i devleti şam-ü seher zîra ki elzemdir
Nihâl-i devletin sîrab-ü
handan eyleye her dem
Hüdâ-yi lemyezel kim kâr-saz-ı bezm-i âlemdir
Bu
zîbâ beytinin her rmsra’-ı rengin-ü mevzunu
………………………tarih-i m?
?sellemdir
İden bu kevseri icra Beşir Aga-yi mükrimdir
Gel iç bu çeşme-i
ra’nânın âb-ı pâki zemzemdir”
Mihrişah Valide Sultan ?
?eşmesi
Kitabede Valide Sultan tarafından Fatma Sultan adına yapıldığı
ve Kitabenin Vehbi tarafından yazıldığı da kaydedilmiştir.
Fındı
klı’da Molla Bayırı’nın üst başında ve Beşaret Sokağı
’nın köşesinde bulunan bu çeşme, Sultan III. Selim’in annesi Mihri?
?ah Valide Sultan tarafından Sultan I. Abdülhamid’in küçük yaşta ölen
kızı Fatma Sultan’ın ruhunu şad etmek için yaptırılmıştır.
Yapım tarihi Hicri 1212’dir (M. 1797).
Çeşmenin, sağlı sollu ikişer
ince sütun arasına yerleştirilmiş oymalı büyük bir ayna taşı vardı
r.
Günümüzde suyu akmayan çeşmenin, musluğu koparılmış,
teknesi beton ile doldurulmuş bir şekilde kaderine terkedilmiştir.
Sümbü
lzade Vehbi tarafında yazılan kitabesi ise şöyledir:
“Hamdü li-
’llâh cûş-i lûtf-i Valide Sultan ile
Oldu sîrâb-ı inayet teşnegân-ı
kâinat
Bend-i vâlâ-yi cedidin eylemiş Rabb-i muin
Menba’-ı mâ-i
main-ü sâfi-i azb-i Fırat
Kıldı hem andan revân Fâtıma Sultân için
İşte bu nev çeşmeyi carî o hayriyyet-sıfât
Nûş iden âbın ş
eker-veş dir safâ-yi bal ile
Böyle lezzet-bahş olur mu şerbet-i kand-i nebat
Cûy-i şîr-i cennet ol tefl-ı letâfet-meşrebin
Eylesün şîrin demin
mânend-i şîr-i ümmehât
Can-fezâ târîh-i Vehbî teşnegâne mü
jdedir
Fâtıma Sultan rûhiyçün gel iç ayn-ül-hayat”
Nam?
?k Kemal Okulu Çeşmesi
Fındıklı Dere Sokağı’nın başında
Namık Kemal İlkokulu’nun bahçesinin köşesinde bulunan bu çeşme Hicri
1353 (M. 1934) tarihinde yaptırılmıştır. Kitabesi olmayan çeşmenin ayna taş
ı ve teknesi mermerden, geri kalan kısmı sıva ile kaplıdır. Günümüzde
musluğu koparılmış, teknesi beton ile doldurulmuş ve suyu akmamaktadı
r.
Zevkî Kadın Çeşmesi
Fındıklı’da Meclis-i Mebusan
Caddesi üzerinde ve Güzel Sanatlar Akademisi yanındaki taş mektebin altında
bulunan bu çeşme, Hicri 1169 (M.1755) tarihinde Sultan III. Osman’ın üçü
ncü hanımı Zevkî Kadın tarafından yaptırılmıştır. Çeşme, baş
tan başa mermerle kaplanmış, kemeri ve ayna taşı çeşitli kabartma motiflerle
süslenmiştir. Günümüzde suyu akmayan çeşmenin teknesi de alçakta kalmı
ştır.
Bugüne ulaşan kitabesi şöyledir:
“Şehinşah-ı
semahat-keş-ü zıll-u-’llah-ı hayr-endiş
Cenab-ı hazreti Sultan
Osman-ı kerem-femnâ
Dırahşan gevher-i bahr-i hilâfet menba’-ı
re’fet
Şeref-bahşâ-yi taht-1 saltanat Hakaan-ı adl-ârâ
Ne şâ
hinşeh kî tahsil-i rıza-u-’llâha tâlibdir
Ne şâhinşeh ki mazhar
eylemiş tevfikine Mevlâ
Hulûs-i kalbine bürhan-ı vâzıhdır o Hakaanı
n”
Ki cümle bendegânı mâil-i hayraldır hattâ
Şebistan-i harîm
-i hassmın perverde-i insi
Yegâne dürr-i ismet şeb-çerag-ı perde-i ulyâ
O yekta iffet-i gevher-karîn-i pertev-i şevket
Üçüncü Kadın ol âli-
güher bânû-yi bâ-takva
Veli-İ ni’meti ya’ni o Şahinşah-ı zî
-şânın
Atasından olub bende cû eltâf-ı lâ-tuhsâ
Muvaffak oldu
ihsân-ı hümâyuna olub şayan
Rıza-u-’llah içün bu çeşme-
sârı eyledi inşâ
Hüdâvend-i cihan-bânın olub ikbâli rûz-efzûn
İde banisini Hak sayesinde mazhar-ı i’tâ
Emînâ mısra’-
ı târihi hem-kadr-i cevahirdir
Üçüncü Zevki Kaadın kıldı icra gel zü
lâl iç mâ”
Hamamlar
Molla Çelebi Hamamı
Beyoğ
lu İlçesi, Fındıklı semtinde Ömer Avni Mahallesi, Meclis-i Mebusan
Caddesi’nin doğusunda yer alan bu hamam, cami, mektep ve hamamdan oluşan bir
külliye idi. Günümüze bu külliyeden sadece Molla Çelebi Camii ulaşmıştı
r.
Molla Çelebi Hamamı, İstanbul kadısı ve Anadolu kazaskeri Mehmet
Vusulî Efendi tarafından yaptırılmıştır. Mehmed Efendi ‘Molla Ç
elebi’ adıyla tanınmaktaydı. Bu sebeple hamam da aynı adla anılmış
tır. Hamamın mimarının Mimar Sinan olduğunu çeşitli eserlerden öğ
reniyoruz.
Hamamın günümüze ulaşan fotoğraflarından kagir
duvarlı bir çifte hamam olduğunu anlıyoruz. 1957 yılında Tophane-Dolmabahçe
yolu genişletilmesi sırasında yıktırılmıştır.
Fındıklı
’da Meşhur Adamlar
Fındıklılı Silahtar Mehmed Ağ
a
Semtlerimizi yürüyüp geçerken, buralarda doğanlar, yaşayanları hatı
rlamamız bir vefa borcu olur. Bunlardan biri, Fındıklı’da doğduğu için,
Fındıklılı lakabıyla anılan Silahtar Mehmed Ağa’dır (1658-1723). II.
Viyana bozgununu ve Lale Devri’ni yaşamış, doğumundan iki yıl ö
ncesinden başlayıp, ölümünden iki yıl öncesine kadarki vakaları,
“Silahtar” (Fındıklılı) ve “Nusretname” (Zafer Kitabı)
adlı eserlerinde, sade bir dille yazmıştır.
Bilindiği gibi silahtarlar, sarayın
ileri gelen görevlilerindendir; Silahtarlık, Yıldırım Bayezid devrinde oluşturulmuş
tur. Silahtarlar, özellikle seferlerde padişaha ve serdar-ı ekreme (ordu kumandanlarına)
çok yakındılar.
Silahdar Fındıklılı Mehmed Ağa’nın
mezarı Saraçhane başında yol için yıkılan Ayazpaşa Cami haziresinde idi.
Mezartaşı Türk ve İslam Eserleri Müzesi’ne konulmuş
tur.
Namık Paşa
Abdülmecid, Abdülaziz ve II. Abdülhamid
zamanlarında seraskerlikte, valiliklerde bulunmuş şöhretli müşir ve vezirlerindendir.
Sultan II. Mahmud zamanında tahsil için Paris’e gönderilmiş, dönüşünde
Londra elçiliğinde sonra da bahsedilen görevlerde bulunmuştur. Fındıklı
’da -yukarıda bahsettiğimiz- bir konağı vardı. Namık Paşa’nın
mezarı-diğerleri gibi unutulmuş olarak- Karacaahmet’tedir.
Melek
Ahmet Paşa
Fındıklı’nın doğan ve önemli mevkilere gelen Melek
Ahmet Paşa, (doğum tarihi H. 1013 /M. 1604) aslen Çerkezlerin Abaza (Abhaza) koluna
mensuptur. Babası, tersanenin en önlü kaptanlarından Pervane Kaptan’dı
r.
On üç on dört yaşlarında iken, babasının dostu Kızlarağası
Mustafa Ağa’nın dikkatini çekmiş ve onun eli ile önce Galata Sarayı
’na, daha sonra da Topkapı Sarayı’ndaki Büyük Oda’ya al?
?nmış, buradan da birkaç; sene içinde Hazine Odası’na, oradan Has
Oda’ya geçmişti.
Dördüncü Murad tarafından Enderun’da en
yüksek makama çıkarılmıştır. Diyarbakır beylerbeyliği ve vezirlik rütbesini
almış, Erzurum ve Musul, Şam ve Halep valilikleri görevlerine getirilmiştir. Şam, Musul,
Halep valiliklerinden sonra İstanbul’a dönen Melek Ahmet Paşa, Bağdad valiliğ
ine tayin edilmiştir. Ancak daha sonra istifa eden Kara Murad Paşa’nın yerine
sadrazam olmuştur.
Vakanüvis Naima Efendi, Melek Ahmed Paş
a’nın sadrazam oluşunu şöyle anlatır:
“Melek Ahmed Paş
a’yı Bağdad eyaleti ile acele olarak Üsküdar’a geçirmişti. Zevcesi
Kaya Sultan dahi padişaha şikayet edip: “Yakında gelmişti, şimdi niçin
gider, bari beni boşasın!” dediğinde, Melek Ahmed Paşa’nın Bağ
dad’a gitmesi padişahın rızası hilâfına olmuştu. Üçüncü günü
Kara Murad Paşa mührü hümayunu kendi rızası ile teslim eyleyince yanlış
hesap Bağdad’dan döner misli üzere padişah Melek Ahmed Paşa’yı
davet edip mührü teslim edip Sadırazam ettiler. Ocak ağalarının kendisine vezirlik
ettirmeyeceklerini bildiği için Melek Ahmed Paşa önce mührü kabul etmemiş,
istiklâlini şart koşmuştu, bir saat kadar ısrar ve nice kelâmdan sonra ocaktan bir
ferd umura müdahale etmesin diye şart olundu”.*
Salıpazarı
sarayları
Boğaziçi’nde Salıpazarı’ndaki saraylara verilen
addır. Abdülmecid tarafından kızları Münire ve Cemile Sultanlar için yaptır?
?lmıştır. Sultan Abdülmecid iki kızına Salıpazarı’nda büyük,
kagir saraylar yaptırılması hususunda Heyeti Vükela’dan (Bakanlar Kurulu)
karar almış ve sarayların mimarlığı Dolmabahçe Sarayı mimar Karabet Serkis
Balyan Kalfa’ya verilmiştir. Karabet Serkis Kalfa’nın yaptığı planlar
Hünkar tarafından beğenildiğinden 1856 yılı başında inşaata başlanı
lmıştır. Ebniye Eminliği’ne Hazine-i Hassa’dan Ali ve Mustafa
Efendilerle, katip Sadullah Efendi tayin edilmişti. Fabrika-i Humayunlar tahsisatından
haftada verilen kırkbin kuruşun sarfı bu heyet tarafından yapılıyordu. Tuğladan
ve yalnız pabuç ve kapılarının taştan olarak inşasına başlanılan
sarayın büyük bir gayretle kasım ayına kadar üstlerinin örtülmesine çalı?
?ıldı. Bazı odaları kurşun kaplanmış, üzerleri boya ile somaki taklidi yapı
lmıştır. Bazı oda ve salonlarda yaldız ve nakış kullanılmıştı, yerlere
parke döşenmiş, cam çerçeveleri meşe ağacından yapılmıştı.
Sarayların nakkaşı Nikola idi. Hademe daireleriyle diğer teferruatın
genişletilmesi için Münire Sultan Padişah’a bir tezkire gönderdi. Padişah
kızının bu isteğinin yerine getirilmesini emretti. Genişlemek için yegane yer eski
saray hamlacılarından (kürekçilerinden) Mustafa Ağa’nın evi tarafı idi.
Fakat Mustafa Ağa’nın karısı-verilen yüksek bedele rağmen-evlerinin
satılması ve yıkılmasına rıza göstermedi. Bunun üzerine cadde üstü
ndeki Harem Ağaları dairesine bitişik üç dükkan satın alınarak yıktırı
ldı; bu ilaveden başka, Bendegan daireleri, saray mutfahı, arabalık ve ahır geni?
?letildi.
Diğer taraftan Cemile Sultan’ın inşaatı süren sarayına
komşu olan Şeyh Yunus Efendi’nin 280 arşın arsası içine, evvelkine benzer
bir ev Padişah’ın emriyle Hazine-i Hassa tarafından yaptırıldı. Her iki
sultanın arzuları üzerine, yalıların sokak taraflarında küçük birer daire in?
?a olundu. Bu dairelerden Münire Sultan’ınki 374 arşın, Cemile
Sultan’ınki 391 arşın yer işgal ediyordu.
İki sahilsarayın
mefruşatı, birbirine uslub ve renk bakımında benzer olarak döşenmişti. Dö?
?eme kumaşları ve perdeler Hereke’de dokunmuş; diğer eşya ithal edilmiş
ti. Eşyaların bir kısmını Padişah (Sultan Abdülmecid) göndermiş, bir kı
smı da bu kızların eski yalılarından geçici olarak Topkapı Sarayı’na
alınan eşyalarından oluşmuştu. Münire ve Cemile Sultanlar yeni sahilsarayları
na Nisan 1859’da geçtiler (Hicri takvimle 1276 yılı Şevvali’nde). Bu yeni
yerleşme nedeniyle Münire Sultan’ın kışlık konağı Refia
Sultan’a verildi. Münire Sultan’ın kışlık konağının mevcut
döşemeleri-Sarayburnu’na yakın- Sepetçiler Köşkü’ne gö
nderildi. Bina Refia Sultan için yeniden tamir ettirilip döşetildi.
Salıpazarı
saraylarına sultanlar yerleştikten sonra, Sultan Abdülmecid kızlarını ziyaret
etmiş, yeni yapıları gezmiş, memnun olmuş, Daire-i Şahane’deki kapı
tokmaklarıyla, hamam musluklarının değiştirilmesini istemişti, ayrıca hamama
mermer oymalı iki hazine ilave olundu ve padişaha mahsus iskeleye de mermer taşlar
döşendi. Münire Sultan Sarayı, Sultan’ın ölümünden sonra diğer
hanedan üyelerine geçmiş, yalıda son olarak Sultan Abdülaziz’in kızlar?
?ndan Saliha Sultan oturmuştu.
Cemile Sultan Sarayı ise Çırağın
Sarayı yangınından sonra Sultan’dan beşbin liraya satın alınarak
“Meclis-i Mebusan” haline getirildi. Bu amaçla hummalı bir faaliyette
bulunulmuş; inşaatta altıyüz amele ve kalfa çalıştırılmıştı. Binanın
salon ve tavanları yeniden boyatıldı, rıhtımları yenilendi, yangın tertibatı
yapıldı. Eylül 1949’da bu sultan saraylarından kuzey yönündeki Güzel
Sanatlar Akademisi, güney bölümünde ise Atatürk Kız Lisesi olarak hizmet
veriyordu.
“Yanmayan saray Cemile Sultan’a aitti, sonra Adile
Sultan’ın ikametgahı olmuştu, Adile Sultan’ın eşi, Kaptan-ı
Derya Mehmed Ali Paşa, Cemile Sultan’ın eşi damat Mahmud Celaleddin Pa?
?a idi. Sultan II. Abdülhamid zamanında, Sultan Abdülaziz’in katline karış
tığı gerekçesiyle sürgüne gönderilmişti.
Bu saraylar, bu sultanlardan
sonra diğer sultanlara tahsis olundu. Yanan sarayda Nazime Sultan’la eşi Derviş
Paşazade Ahmed Paşa; diğerinde Saliha Sultan’la eşi Kurt İsmail Paşazade
Ahmed Zülfikar Paşa otururlardı. Meclisi Mebusan ve Ayan, Çırağan Sarayı
yanınca bu iki saraya nakledilmişlerdi. Yanan (muhterik) akademi binası Osmanlı
saltanatının son mebusan sarayı idi. İçlerinde neler olmadı, duvarları ne acı
hatıralarla doldu.”
Osmanlı saray kuralları gereğince tahta çı
kan hanedan mensuplarında ‘Sultan’ unvanı ismin başına; tahta ç
ıkmamış, padişah olmamış velihat, şehzade ve hanedan mensuplarında ise
sonuna eklenirdi; Sultan Abdülaziz, Cemile Sultan gibi.
Münire Sultan, Sultan
Abdülmecid’in altıncı Kadın Efendisi Verdicenan’dan, Topkapı
Sarayı’nda 8 Aralık 1855’te (28 Zilkade 1260) doğdu. Mısırlı
Abbas Paşa’nın oğlu İbrahim Hilmi Paşa’yla muhteşem bir düğ?
?nle evlendirildi. Paşa ölünce, Münire Sultan ertesi sene İbrahim Paşa ile
evlendirildi. Ancak, onsekiz yaşında iken 29 Haziran (1 Muharrem 1279) günü öld?
?. Fatih’teki Gülustu Valide Sultan Türbesi’ne gömüldü.
Cemile Sultan’ın hayatı acıklı bir hikayedir. Sultan Abdü
lmecid’in üçüncü kadını Düzidil Kadın’dan Beylerbeyi
Sarayı’nda 17 Ağustos 1843 (21 Recep 1259) Cuma gecesi doğdu. Üç yaş
ına gelince annesini kaybetti. Sultan Abdülmecid saray adetlerine uyarak bu kızını
da bir analığa vermeği kararlaştırdı onu yanına alıp Perestu Kadı
n’ın dairesine götürdü: “İşte bir de kız evlat getirdim”
diyerek Perestu Kadın’a verdi. Oğlu Abdülhamid’i de (sonra II. Abdü
lhamid olarak bilinen) ona bırakmıştı. Cemile Sultan 15 yaşına gelince babası
tarafından Fethi Ahmed Paşa’nın oğlu Mahmud Celaleddin Paşa’yla
nişanlandırıldı, Paşa vezirlik rütbesiyle Meclis-i Vala azalığına getirildi, iki ay
sonra da düğünleri yapıldı. Sultan Abdülmecid-biraz evvel kaydettik-bu iki kızı
için Fındıklı Çifte Sarayları’nın inşa önerisini onayladı. Fakat d?
?ğün günü geldiğinde, saray tamamlanmamış olduğundan, Emirgan’daki
Mısırlı İsmail Paşa Yalısı kiralandı. Ancak altı ay sonra, Fındıklı
Sarayı tamamlanınca oraya taşındılar.
Cemile Sultan, Mahmud
Celaleddin Paşa’yı sevdi, bu evlilikten mesut oldu. Cemile Sultan, Abdü
lhamid’in kızkardeşi olduğu için kocasıyla beraber çok çalışarak
protokolde birinci sırayı almışlardı; sözleri dinlendi, uygulandı. Ancak, bilindiği
gibi, Sultan Abdülaziz’in intiharından birkaç sene sonra, Sultan II. Abdülhamid
bunu bir suikast olarak göstererek, özel bir mahkeme kurdurttu ve eniştesi Mahmud
Celaleddin Paşa’yı bu suikaste karıştığı gerekçesiyle görevinden
alarak, Yıldız’da hapsettirdi. Kızkardeşi Cemile Sultan’a da şu
haberi gönderdi: “Millet haini olan bir insana enişte diyemem, kendisi de koca
diyemez, onu unutması şarttır”.
Sultan Abdülhamid, Mahmud
Celaleddin Paşa’yı da mahkum ettirerek, Taif’e sürdürdü (1880),
1884 yılında da boğdurttu. Cemile Sultan kocasının ve ayrıca çocukların?
?n ölümü üzerine, siyahlar giyerek dünyaya küstü. Cemile Sultan’ın
oğlu Besim iki yaşında iken ölünce, Sultan Abdülhamid teselli için
Kandilli’de bir yalı ve arkasında koru içinde bir köşk aldı. Fakat cemile
Sultan’ın diğer çocuklarının ölümleri birbirini izledi. Doktorların da
tavsiyesiyle Fındıklı’daki sahilsarayını terk ederek, önce Gö
ztepe’ye, sonra Erenköy’deki köşküne geçti ve orada yaşamaya
başladı.
Uzun bir dargınlık devresinden sonra Cemile Sultan’la
Abdülhamid barıştılar. Cemile Sultan Yıldız Sarayı’na gelip gitmeye
başladı. Abdülhamid, Cemile Sultan’ın oğlu-babasının ismi verilmiş-
Mahmud Celaleddin Bey’i Şura-yı Devlet (1867 yılında Şura-yı
Vala’nın lağvedilmesiyle, Devlet işlerinin hemen hemen tümü hakkında
karar veren bir heyettir) azalığına tayin etti.
Cemile Sultan bir Yıldız
Sarayı ziyaretinden Erenköy’deki köşküne dönüşünde hastalandı,
uzun müddet yatalak kaldı, 74 yaşında, 7 Şubat 1915’te öldü ve Sultan
Abdülmecid’in Türbesi yanındaki küçük hazireye gömüld?
?.
İstanbul’un bu beşinci tepesi üzerinde, Yavuz Sultan Selim Camii ile
Yavuz Sultan Selim’in türbesi bulunmaktadır. Sultan Abdülmecid, Yavuz Sultan
Selim’in türbesi yanına gömülme isteğine uyularak, inşa edilen türbeye
gömülmüştü. Cemile Sultan’ın muhteşem olarak kabul edilen
Kandilli’deki yalısı, Cumhuriyetin ilanından sonra, çok kısa sürede yurt
dışına çıkarılan hanedanın köşk ve yalılarının vergi borçları
oluştuğu için, birçokları gibi yıkıcıya verilirken, o zamanın dergi ve
gazetelerinde bu hazin durumun resimleri çıkmıştır.
Cemile
Sultan’ın yalısının arkasındaki korusunda inşa edilen köşkü ise bir
yangın geçirmiş, uzunca süre sadece temelleri kalmıştı. Sonra Cemil
Filmer’e, yirmibeş sene evvel de Ticaret Odası’na intikal etmiş, burada
gazino ile yüzme havuzu yaptırılarak üyelerine mahsus kulüp haline getirilmiştir.
Tepesi üzerindeki döneminden kalma fıstık ağaçlarının altından Boğ
az’ın kuzey bölümünün tablo gibi çok güzel bir manzarası görülü
r.
Saliha Sultan, Sultan Abdülaziz’in ilk kızıdır. Annesi, Baş
kadın Dürnev Kadın’dır. Beşiktaş Sarayı’nda 11 Temmuz
1862 (Sefer 1279) Pazar gecesi doğdu. Mısır Hidivi İsmail Paşa’nın oğlu
İbrahim Paşa’yla nişanlandı, nişanda birçok hediye geldi. Babasının
tahttan indirilmesi ve canına kıyma teşebbüsü yüzünden düğünü gecikti.
Nişanı bozan yeni Padişah II. Abdülhamid, kendi kızlarının düğünü
nden sonra, Abdülaziz’in kızlarını da evlendirdi. Bu arada 27 yaşına
gelen Saliha Sultan, Kurt İsmail Paşa’nın oğlu Ahmed Zülkefil Paş
a’nın eşi olmuştu (1889). Kamile adında bir kızları oldu. Fakat Kamile
Hanım Sultan 7 yaşında iken öldü, Divanyolu’ndaki Sultan II. Mahmud tü
rbesine gömüldü.
Türkiye’de Cumhuriyet ilanı günlerinde
saltanat kaldırılınca, Saliha Sultan ve eşi Ahmed Zülkefil Paşa Mısı
r’a gittiler. Saliha Sultan orada, 1942 senesinde, 80 yaşında yoksulluk içerisinde
öldü.
Yakın tarihimizin şahitlerinden biri olan Münevver Ayaşlı bu
konuda şöyle yazıyor: “... Çırağan Sarayı yandıktan sonra Meclis-i
Mebusan olan bina.. eski sultan saraylarıydı. Salıpazarı’na yakın olan,
Sultan Abdülaziz Han kerimelerinden Saliha Sultan’a aitti. Sultanlar, kendi öz
vatanlarından henüz ayrılmışlardı ki, bu sarayın bütün eşyalarını
ve antikalarını Beyoğlu’nda ekalliyetten bir antikacı satın almış ve
sarayda mezat yapıyordu. Biz de peder merhumla gittik. Bizi kapıdan, henüz sarayda
kalmış ve daha ayrılmamış olan Sultan Efendi’nin kahyası karşı
ladı, yüzündeki hüzünlü ifadeyi imkan yok anlatamam. Saray’da 30 cariye
ile sıkıntı içindeyiz diyordu.
Sarayın bir fevkaladeliği kalmamış
tı. Nazarı dikkatimizi çeken şey saat bolluğu ve çeşidi idi. Her türlü küç?
?k, büyük, alaturka ve alafranga müzik çalan saatler, saat başlarında kale kap?
?sından atılan gümüş güllecikler, saat başı olunca değirmen kapı aç?
?larak köprüden geçip dönen kürecikler vs. Bu saatler acaba kimlerin hediyeleriydi.
Dikkatimizi çeken başka iki husustan biri, Saliha Sultan’ın yatak odasından
özel mescidine çıkan ince merdiveni, diğeri fotoğraf koleksiyonu idi. Bütün
sultanların, şehzadelerin imzalı resimleri, bütün selamlık mensuplarının,
memleketimize gelen bütün yabancı hükümdarların ve eşlerinin resimleri. Bu bir
daha bulunmaz resim koleksiyonu ve tarih hazinesi işe yaramaz para etmez diye gözü
müzün önünde sarayın bütün eşyalarını ve antikalarını satın alan
antikacı tarafından denize attırıldı.”
Emnabad (Sahilsarayı)
Kasrı, iki yalı arazisi üzerine 1725’te Damad İbrahim Paşa tarafından
yaptırılmıştı. Çifte Sultan Sarayları, 19. yüzyılda Emnabad’ın
yerinde inşa edildi.
Çifte sarayların bugünü
Günümüze kadar
birçok evrelerden geçmiş, mimarlık ve güzel sanatların memleketimizdeki başl?
?ca merkezlerinden birinin mekanı olan Çifte Sarayların rölövesini Prof. Dr. Mehmed
Çubuk hazırlamıştır. Cemile ve Münire Sultan Sarayları’ndan meydana
gelen Mimar Sinan Üniversitesi binalarının mekan derdi, yer darlığının verdiği
sıkıntılar, binanın içinde değişiklikler, asma katlar şeklinde ilaveler yapı
lmasına yol açmıştır. Bu nedenledir ki, bu binada dört beş yılını geçiren
öğrencilere, buranın bir saray olduğunu söylerseniz bile, bu gençlerin binanın
saraylık halini zihinlerinde canlandırmalarına imkan kalmamıştır.
Prof. Semavi Eyice de aynı görüşü paylaşıyor: “Fındı
klı’da Sultan Abdülmecid’in kızlarının saraylarından biri, Güzel
Sanatlar Akademisi olduğu sırada yanmış ve modernleştirilerek yeniden yapılm?
?ş, önce Kolordu, sonra Ebediyat Fakültesi, bir ara İnönü Kız Lisesi olan ikinci
sahil saray ise bütün dekorasyonunu muhafaza ederken, Akademi’ye verildikten
sonra yapılan restorasyonda, tamamen değişik bir hüviyet almış, dış mimarisi
değiştiği gibi, iç düzen ve süslemelerini de tamamen kaybetmiştir.”
Orhan Erdenen, Adım Adım İstanbul, Ahırkapı Feneri’nden Rumeli
Hisarı’na bir Yolculuk, İBB, 1994
Hazırlayan: Süleyman Faruk G?
?ncüoğlu, Kentimistanbul Semt Kitapçıkları
Etiketler: