Kapat
 
 Firmanı Ekle - Arama Arşivi - Site İçi Arama:      


  Tüm İlçeleri
 Adalar
 Avcılar
 Bağcılar
 Bahçelievler
 Bakırköy
 Bayrampaşa
 Beşiktaş
 Beykoz
 Beyoğlu
 Büyükçekmece
 Çatalca
 Eminönü
 Esenler
 Eyüp
 Fatih
 Gaziosmanpaşa
 Güngören
 Kadıköy
 Kağıthane
 Kartal
 Küçükçekmece
 Maltepe
 Pendik
 Sarıyer
 Silivri
 Sultanbeyli
 Şile
 Şişli
 Tuzla
 Ümraniye
 Üsküdar
 Zeytinburnu
  Gazete Oku
 Akşam
 Birgün
 Bugün
 Cumhuriyet
 Evrensel
 Güneş
 Halka Tercüman
 Hürriyet
 Kurultay
 Milli Gazete
 Milliyet
 Ortadoğu
 Radikal
 Sabah
 Star
 Şok Gazetesi
 Takvim
 Türkiye
 Vakit
 Vatan
 Yeni Asya
 Yeniçağ
 Yeni Mesaj
 Yeni Şafak
 Zaman
  Önemli Adresler
 118 Rehber
 Adsl Kota Bilgi
 Askerlik İşlemleri
 Aöf Sonuçları
 Çalıntı Oto Sorgu
 Ehliyet Sonuçları
 IETT Seferleri
 Igdaş Borç Sorma
 Iski Borç Sorma
 Kpss Sonuçları
 M.E.B Sınav Sonuç
 Pasaport Başvurusu
 Piyango Sonuçları
 Sahte Para Sorgu
 Sayısal Loto
 Ssk Gün Hesabı
 Sürücü Puanı Sorgu
 Tc No Sorgu
 Tren Bilet Satış
 Vergi No Sorgu
 Önemli Telefonlar
 Ösym Sonuçları

Fındıklı

Tarih: 26.05.2008

Fındıklı, Tophane’de Salıpazarı’ndan başlayıp, Kabataş’ta sona eren, sahil ile yamaçlarını kaplayan semttir


Tophane’de Salıpazarı’ndan başlayıp, Kabataş’ta sona eren, sahil ile yamaçlarını kaplayan semttir



Tophane’de Salıpazarı’ndan başlayıp, Kabataş’ta sona eren, sahil ile yamaç larını kaplayan semt.

Fındıklı ismi
Güzel ve ilginç adının çevrenin eski pastoral görünümü ile ilgili olduğu bellidir. Hammer, değişik bir yorumda bulunarak, ismin, İtalyanca ‘fondaco’ (han, konuk evi) kelimesinden geldiğini, burada böyle bir yapı bulunduğunu yazar. Fakat bunu doğrulayan başka bir delil yoktur. Daha güçlü bir olasılık, Fındıklı adının, yöreyi yüzyı llar boyunca kaplayan fındık bahçelerinden geldiğidir.

Fındıklı tarihi
Bizanslılar zamanında bölge bağlık, bahçelik bir yerdi. Sadece bir-iki tapınak vardı, İstanbul’un ilk halkı olan Megaralıların, Telamon’un oğluna taptıkları antik Aianteion burada bulunuyordu.

Osmanlı devrine ait kaynaklar burada bir Fındıklı Deresi’nden bahsediyorlar. Onun için semtin adının bu kıyılar ve yamaç lardaki fındık bahçelerinden geldiği kabul edilebilir.

Semtte bilinen en eski Türk yapısı, Kanuni Sultan Süleyman’ın sadrazamlarından Ayas Paş a’nın havuzlu, bahçeli konağıdır. 1526 tarihli bir belgede adı geçen bu binanın, bu tarihten daha önce yapıldığı anlaşılır. 1530’da İstanbul’a gelen Arap gezgin Gazzî, paşayı burada ziyaret etmiştir. Ayas Paşa’nın adı daha sonra Taksim’in güneyinde, Gümüş suyu’nun güneybatısında kalan semte verilmiştir (bak. Ayaspaş a).

Salıpazarı’ndan sonra Fındıklı’nın başladı ğı kabul edilebilecek olan yerdeki ilk yapı, bir Osmanlı ilkokuluydu. Okulu yaptıran Sadrazam Bıyıklı Ali Paşa 1756’da idam edilince, yapı yanda kaldı ve Sultan III. Osman’ın kadınlarından Zevkî Kadın tarafından hayrına tamamlatıldı. Zevkî Kadın, binanın altındaki, caddeye bakan nefis mermer ç eşmeyi de yaptırmıştır.

Ondan sonra gelen cami, 1565’te Anadolu Kazaskeri Mehmed Vusulî Efendi tarafından, okulu ve hamamıyla beraber yaptırılmıştır. Semtin geçirdiği yangınlar sırasında harap olan cami, kendisine bağlanmış olan vakıfların geliri sayesinde, her defasında başlang? ?çtaki stiline uygun olarak tamir edilebilmiştir. Fakat hamam, 1958 kamulaştırmaları ve imar faaliyetlerinde yola feda edilip yok edildi. Cami gibi hamam da Mimar Sinan yapısı ydı. Altı kagir ve badana edilmiş sıvalı, üstü ahşap olan, nefis bir eserdi.

Cami önüne 1787’de ünlü Sadrazam Koca Yusuf Paşa, Türk rokokosunun en güzel eserlerinden biri olan nefis bir çeşme yaptırmıştı. Pembe mermer oymaları ve kurşun kubbeli çatısı ile güzel bir eser olan bu çeşme, klasik caminin alnına, revakların tam önüne kondurulmuştu ve girişi kapatmaktaydı. 1957-1958 yol genişletilmesinde buradan söküldü ve bugünkü yerine, Kabataş set üstüne monte edildi. Son yıllarda, döküm pencere parmaklı klarından birkaçı yok olmuş, yerine adi pencere camı takılmıştı r.

Cami ile Güzel Sanatlar Akademisi arasında, bugün yeşil alan olarak a? ?ılan boşlukta bir yerde, bu kıyıların ünlü yapılarından biri olan Arap Ahmed Paşa Yalısı bulunuyordu. Önceleri bir sultana ait iken Arap Ahmed Paş a’ya ve sırayla daha birçok devletlinin mülkiyetine geçen yalı, ilginç olaylara ve zengin davetlere konu olmuştu. 1594’te burada İngiliz elçisi oturmaktaymı? ?. O zamanlar Galatasaray’daki bugünkü saray henüz yapılmamıştı ve İngiliz elçileri, Galata surları içindeki binalarında otururlardı. Galata’nın taş ve havasız çevresinden çıkıp, Boğaz’ın güzelliklerinden yararlanmak istediği anlaşılan sefir burada biraz fazla serbest bir hayat yaşamaya baş ladığından semt halkının tepkisi gecikmemiş ve padişaha, yalıyı yakmak tehdidi ulaştırılınca, elçi tekrar, havasız ama eğlence bakımından gü venli Galata’nın suriçine dönmüştür.

Fındıklı yalı larından, büyük ihtimalle Salıpazarı’na taraf bir yerde bulunan bir başka ünlü bina, Valide Kethüdası Hüseyin Efendi’nin yalısı idi. Bahçesi ile pek mükellef olduğu anlaşılan yalıya Padişah IV. Mehmed de ( 1648-1687) gelir ve denize bakan pencere veya balkonlarından balık tutarmış. Fransız gezgin Le Chevalier, hünkârın tuttuğu bu balıkların, devlet ricaline gönderildiğini ve bal? ?ğı getiren sıradan bir mabeyinci ise bir kese altın bahşiş aldığını, ama çuhadar götürürse, beş keseden az verilmediğini kaydediyor.

Evliya Ç elebi, burada Melek Ahmed Paşa’nın bahçeli, mamur bir yalısı ile daha birkaç yalı olduğunu anlatıyor. Bostancıbaşı Defterleri’nde de, devir devir, bu kıyılardaki deniz kenarı sarayları ve evlerinin listeleri vardır. Bahç elerinde sümbül, hasekiküpeleri, lale gibi eski devrin sevgili çiçeklerinin tarlalar halinde yayıldığı; yosun veya kiremit renkli ve işlemeli ahşap cehrelerinin mavi sulara yansıdığı; pencere kepenkleri demet demet gül desteleriyle resimli bu Fındı klı yalılarının, ne kendileri kalmıştır ne de bir resimleri.

Fındı klı, yüzyıllar boyunca, bu sahil evlerinin ve güzel görünümlü kıyıların mahallesi olmuştu. Semtin bu özelliğine ve İstanbul’un diğer semtlerinde görü len olağanüstü anıtların bulunmadığına, Gemelli Carreri gibi yabancı gezginler de işaret etmiştir. Fındıklı’da çoğunluk, her zaman Türk nü fusta olmuştu. 17. yüzyılda semtte tek bir Frenk evi dahi bilinmiyor.

Fı ndıklı’da, gerek kıyı yolunun üzerinde, gerekse içeride kara tarafında ve Fındıklıderesi semtinde, bugüne kalabilmiş veya kalmamış daha birçok eserin olduğu biliniyor.

Bugüne kalmayan yapılardan, kıyıda 1574 tarihli Hâtuniye Mescidi ve Tekkesi’ni, onun bahçesinde Keşfi Cafer Efendi Tü rbesi’ni, içeride Emir İmam Mescidi’ni, Pürtelaş Hasan Efendi Camii’ni, bugün oradaki sokağa adını vermiş, fakat 1934’te İnö nü Okulu yapılırken yok olan Selime Hatun Mescidi’ni, 1636 tarihli Mustafa Paşa Çeşmesi’ni, Hacı Receb Mescidi’ni, Kadı Mescidi’ni, Ebu Said Tekkesi’ni anabiliriz, İnönü Okulu’nun yerinde, “hadaik-i hassa”dan olan, yani padişahın mülkiyetinde olup çiçek veya meyve yetiş tirilerek bunların satılmasına ayrılan bahçelerden biri de bulunmaktayd? ?.

Fındıklı içerisinde halen mevcut olan eski eserlere gelince, bunların başlıcaları, 17. yüzyılın başından kalma Kazancıbaşı el-Hac Ali Ağa Camii, yine Kazancıbaşı Yokuşu’nun başında bulunan 1726 tarihli Fındıklılı Silahdar Mehmed Ağa Çeşmesi, Fındıklıderesi’nde 1732 tarihli Darüssaade Ağası Hacı Beşir Ağa Çeşmesi, Kazancıbaşı Camii karşısındaki 1732 tarihli Köprülüzade Hafız Ahmed Paşa Çeşmesi, Molla Bayırı’ndaki merdivenli yokuşu üstünde Beşaret Sokağı ’nın basındaki, III. Selim’in annesi Mihrişah Sultan’ın kendi adını taşıyan 1797 tarihli çeşme ve Pürtelaş Hasan Efendi’nin yok olan camiine yakın, Sormagir Sokağı’nda apartmanlar arasında kalmış 1733 tarihli Müderris Sadullah Efendi Çeşmesi’dir.

İstanbul’un 1950’lerden sonra içine girdiği değişme süreci, yol ortasında kalan Fınd? ?klı’ya da yansımış; son yirmi yılda da, semtin yamaç kesiminin merdivenli yolları kesildiği gibi denize bir amfiteatr düzeninde bakan bahçeli ahşap evleri ve konakları da, yerlerini birbirinin manzarasını kapatan beton binalara bı rakmıştır.

Fındıklı’da eserler

Fındıklı Rasathanesi
15. yüzyılın ikinci yarısında, birbirinden habersiz olarak, biri Danimarka’da Brahe, diğeri de İstanbul/Kabataş’ta (Sultan III. Murad iktidarında) Takiyüddin Efendi astronomiye büyük bir katkı olarak zaman/saat ö lçümleri/rasatları yapıyorlardı. Fakat dinsel taassubun baskısına dayanamayan Sultan III. Murad bu ölçüm yerini yıktırmıştır.

Bazı kayıtlarda Fındıklı sırtlarında, bazı kayıtlarda Tophane sırtlarında inşa edildiği söylenen Osmanlı dönemi rasathanesinin hikayesi de ibret vericidir. Mısırlı bilgin Muhammed bin Maruf’un oğlu olarak 1526 yılında Kahire’de doğan, 45 yaşında İstanbul’a gelerek, Uluğ Bey’in Ziyc’inin düzeltilmesi ve tamamlanması görevi verilen Takiyüddin’e müneccimbaşılık görevi de verilmişti. Tophane ile Fındıklı arasındaki gözlemevinde çalışmalar yaparken yazdığı “Alat-ı Rasadiye-i Ziyc-i Şehinşahiye” eseri şö hret bulmuştu. Ancak bu gözlemler sırasında kuyruklu yıldızın görünmesi ve veba salgını olması uğursuzluğa yorularak, Sultan III. Murad zamanında, 1579 -1580 yılında gözlemevi (rasathane) yıktırılmıştır. Takiyüddin 1585 yı lında İstanbul’da ölmüştür.

Namık Paşa Konağı
Şeyhü’l-Vüzera olarak anılan, isyanlar bastırmış olan Namık Paşa, Harbiye Mektebi’ni kurmuş; Cide, Habeşistan ve Bağdat valiliklerinden İstanbul’a dönerken, getirdiği 30.000 kese altının yarısı ile Beyazı t’taki Askeriye Binası (bugün İstanbul Üniversitesi Merkez Binası) ile giriş indeki köşkleri yaptırmış, bir harp gemisi satın almış ve geri kalan para ile de Çırağan Sarayı’nı yenilemiştir.
Paşa’nın konağı, bir kapısı Fındıklı’da, bir kapısı Kabataş’ta, yukarıya aç ık kapısı da Ayazpaşa’da olan gayet büyük bir bahçe içinde idi. Fı ndıklı ve Kabataş kapıları set üzerinde olduğu için arabalar Ayazpaşa Kapısı’ndan içeri girer, iki tarafı üzüm bağı, meyve bahçeleri ve harem ağalarının daireleriyle bu dairenin bahçesinden geçerek, yolun sonundaki selamlık dairesine gelip dayanırdı.

Camiler ve Mescitler
Fındı klı Cami olarak da bilinen Molla Çelebi Camii, Beyoğlu İlçesi’nde, Fındıkl? ?’da, Ömer Avni Mahallesi’nde, Meclisi Mebusun Caddesi’nin batı (deniz) tarafında yer almaktadır.

Cami, hamam ve mekteple birlikte bir külliye şeklindeydi, ancak günümüzde sadece cami kalmıştır.

Camiyi, İstanbul kadılığı ve Anadolu kazaskerliği görevlerinde bulunmuş ulemadan Mehmed Vusulî Efendi tarafından yaptırılmıştır. Mehmet Vusulî efendi “Molla Çelebi” olarak bilindiğinden yaptırdığı cami de aynı adı almıştır.

Mimar Sinan tarafından yapılan caminin inşa tarihi tam olarak bilinmemekle beraber, külliyenin bir parçası olan hamam ile aynı tarihte yapı lmış olması muhtemeldir. Hamam 1501-62 tarihlerinde yapıldığına göre caminin yapım tarihi de bu tarihler olmalıdır.

Molla Çelebi lakabıyla tanınan M. Vusulî Efendi, sarayda önemli nüfuz sahibi bir kimseydi. Molla Ç elebi’nin mezarı Eyüp Tabakhane’dedir.

Molla Çelebi Camii ? ?eşitli zamanlarda depremlerden ve yangınlardan hasar görmüş, birçok onanın geçirmiş, yine de günümüze aşağı çok az bir değişiklikle gelebilmiştir. Caminin 1723 ve 1724’te çıkan yangınlarda harap olduğu, daha sonra harim bölümünün aslına uygun biçimde onarıldığı ancak son cemaat yerinin ahşap direkli bir sundurmaya dönüştürüldüğü bilinmektedir.

Molla Çelebi Camii, Mimar Sinan’ın altıgen şemalı camiler arasında yer alır. Osmanlı mimarisinde ilk olarak, merkezi planlı camiler çığırını açan Edirne’deki 1437 tarihli Üç Şerefeli Cami’de uygulanan bu şema, 16. yü zyılın ortalarından itibaren Mimar Sinan tarafından ele alınarak geliştirilmiş ve çeşitli varyantları ile başarılı örnekler ortaya konmuştur.

Kesme küfeki taşı ile örülmüş duvarların kuşattığı harim bölümü, kareye yakın dikdörtgen planlı (18,90x16,40 m) ana mekânla, 8,80x4,60 m boyutlarındaki mihrap çıkıntısından oluşmaktadır. Ana mekânın merkezinde yer alan 11,80 m çaplı kubbe, bir altıgenin kenarlarını oluşturan altı adet kemere oturmakta, kubbenin ağırlığı 6 paye ile zemine aktarılmaktadır.

Doğu ve batı yönlerinde bulunan, sekizgen kesitli birer paye beden duvarlarına gömülmüş, kuzeyde yer alan, aynı biçimdeki İki paye bağıms? ?z olarak tasarlanmış, güneydeki kare kesitli iki paye de ana mekânla mihrap çı kıntısının köşelerine kondurulmuştur. Kuzeydeki hariç, söz konusu kemerlerin arkasına merkezdeki kubbeyi kuşatan beş adet yarım kubbe yerleş tirilmiş, mihrap çıkıntısını örten yarım kubbe diğerlerinden bir miktar daha derin tutulmuştur. Kasnaksız olan yarım kubbelere birer tane yuvarlak kemerli pencere açılmış, merkezi kubbe, altıgen tabanın üzerine oturan ve aynı türde pencerelerin sıralandığı, on iki köşeli bir kasnakla yükseltilmiştir. Doğu, batı ve güney yönlerinde yer alan toplam 4 payenin üzerinde yükselen ağırlık kuleleri, yapının taşıyıcı sistemini, kısmen de olsa üst yapıya yansıtmaktadı r.

Harim duvarlarındaki pencereler, iki sıralı yerleşimleri ve ayrıntı ları ile klasik üslubun özelliklerini yansıtır. Bu pencere gruplarından doğu ve batı duvarlarında dörder, kuzey ve güney duvarlarında ikişer, mihrap çıkı ntısında da altı tane bulunmaktadır.

Alt sıradaki pencereler dikdö rtgen açıklıklı olup mermer söveler, demir parmaklıklar ve sivri hafifletme kemerleri ile donatılmış, tepe pencereleri de sivri kemerli ve alçı revzenli olarak tasarlanmı ştır. Mukarnaslı mihrap, minber ve kalem işi bezemeler de klasik üsluptadır. 1958 onarımında yeniden İnşa edilen beş gözlü son cemaat yeri mermer sütunlara oturan sivri kemerlerin taşıdığı kubbelerle örtülüdür. Mermerden yontulmuş olun sütun başlıkları “baklavalı” denilen türdendir. Pandantifti olan revak kubbelerinden giriş ekseninde yer alanı, bîr kasnak üzerine alınmış, b? ?ylece kasnaksız olan diğer kubbelerden daha yüksek tutulmuştur.

Harimin güneybatı köşesinde yükselen minarenin kare kesitli kaidesi batı cephesinde çıkıntı teşkil etmekte, minarenin basık kemerli girişi son cemaat yerine açılmaktadır. Tek minareli camilerinin birçoğunda olduğu gibi, Sinan burada da, harimin güneydoğu köşesine, minare kaidesi ile simetrik konumda bir merdiven kulesi yerleştirmiş, son cemaat yerinin cephesine de, minare girişinin simetriği olan bir merdiven girişi açmıştır.

Söz konusu merdiven, harimin kuzey duvarı boyunca gelişen bu yöndeki payelere oturan fevkani mahfile aittir. Son cemaat yeri harimden bir miktar daha geniş tutulmuş, bu yüzden doğu ve batı uçlarında birer duvar parçası ile donatılmış, bu duvarlara, harimdekilerle aynı özellikte ikişer pencere kondurulmuştur. Caminin batı yönünde küçük bir hazire, doğu yönünde de, son yıllarda inşa edilen ve zemin kotunun altına alındığı için yapının görünümünü rahatsız etmeyen abdest alma mahalli bulunmaktadı r.

Salıpazarı Süheyl Bey Camii
Yakın tarihimizde binlerce cami, mescit, medrese, zaviye, dergah, köprü, çeşme, imaret, kervansaray, türbe ve kabristanlar maalesef yok edilmiştir. Atalarımızın bize bıraktığı tarihi ve milli mimarlık eserlerimizin bu şekilde tahrip edilmesine göz yumulmuştur. Bu tarihi ve mimari eserler, bu vatanın bize ait olduğunu gösteren ve ispat eden tapu senetleridir. Tapu senetlerimizi yok ederek geçmişimizle ilgili belgeleri yok etmiş oluyoruz. İşte yakın tarihimizde yok edilen camilerden birisi de Salıpazarı Süheyl Bey Camii’dir. Bugünkü Mimar Sinan Üniversitesi’nin tam karşısında bulunan bu cami, 1956 yılında yol açma bahanesiyle yıkılmıştır. Oysa o şirin cami yola engel değildi.

Kazancı Mescidi
Beyoğlu’nda, Kazancı Yokuşu ? ?zerinde, sağ tarafta bulunan bu mescit Kazancıbaşı Ali Ağa tarafından l6. yy’da yaptırılmıştır. 1712’de Ahmed Paşa tarafından yenilenmiştir. Daha sonra topcubaşılardan Hacı İbrahim Ağa minaresini ve mescidin yanına bir mektep yaptırmıştır. Mescidin karşı köşesinde 1145/1732 tarihli Köprülüzade Ahmed Paşa Çeşmesi yer almaktadır.

Kagir olarak inşa edilen mescide giriş camekânlarla ayrılmış bir bölümden sağlanır. Girişin sağ tarafındaki merdivenle yukarıdaki kadınlar mahfiline, diğer merdivenle aşağ ıdaki bodruma, oradan da tuvaletlere ve abdest musluklarına ulaşılır. Harimin doğu cephesinde dört, batı cephesinde üç tane, yuvarlak kemerli büyük pencere sıralanır. Güney duvarının eksenindeki mihrap nişi köşeli olup, üzeri mukarnaslıdır. Kenarlarından iki tane sütun ile sınırlandırılan mihrabın üst köşelerinde birer tane gülçe motifi yer almıştır.

Mihrabın yanlarında diğer pencerelerle aynı özelliği gösteren birer pencere açılmış tır. Sol taraftaki pencere, dolap olarak kullanılmaktadır. Eserin kuzey duvarı, camekânla ayrılıp imam odası haline getirilmiştir. Vaaz kürsüsü güneydoğu köşesinde, duvara bitişik betondan yapılmıştır. Minberi ise mermerdir. Mescidin tavanı betondan ve düzdür. Kadınlar mahfilinin kuzey duvarında üç tane kare pencere açılmış olup, doğu ve batı duvarları sağırdır. Söz konusu mahfile çıkan merdivenin yanındaki kapıdan minareye girilir.

Mescidin ana mekânında, mihrabın etrafında, pencerelerin çevresinde kalem işi süslemeler görülmektedir. Bunlar bitkisel motifler (gonca gül, lale ve kıvrık yapraklar) olup kı rmızı, mavi, sarı, yeşil renklidirler. Ayrıca duvarların üst kısımlarında mavi zemin üzerine beyaz ayet kuşağı mekânı çevreler. Yapının tavanı nda ve kadınlar mahfilinde aynı süsleme bir bütünlük içinde devam eder.

Tavan merkezinde, avizenin sarktığı noktada on kollu bir yıldız, daha sonra iç içe geçmiş bezemeler, ayetler ve bitkisel motifler görülür. Bunlarda da aynı renkler kullanılmıştır. Kadınlar mahfilinin altı üç bolüme ayrı lıp bitkisel süsleme ile bezenmiştir.

Mescidin alt katı dikdörtgen olup, beş tane beton direk bulunur. Buranın kuzeyinde aşağıya inmek için merdiven, batısında ise iki tane pencere vardır. Doğu duvarı sağırdır. Güneyinde a? ?ılan niş ardiye olarak kullanılır. Bunun yanındaki kapıdan tuvalete ve abdest musluklarının olduğu bölüme girilir.

Mescidin dış giriş kapısı dikdörtgen şeklinde olup, üzerinden betondan sundurması vardır. Pencereleri demir parmaklı, çatısı kırma çatıdır. Yapının güney tarafında meşruta (imam ve müezzin evleri) bulunmaktadır. Minaresi, yüksek kaide üzerinde olup, yivli pabuç kısmından sonra yuvarlak gövdelidir. Tek şerefeli ve yapıya bitişik olarak yapılmıştır. Mescidin batı tarafının önünde bir mezar vardı r.

Tekkeler

Keşfî Cafer Efendi Tekkesi
Beyoğlu İlç esi’nde, Fındıklı’da, Pürtelaş Hasan Efendi Mahallesi Meclisi Mebusan Caddesi üzerinde, Mimar Sinan Üniversitesi’nin yakınında yer almaktaydı.

Bu tekkenin bir özelliği de birçok adla anılmış olması dır. Fındıklı, Sünbili Keşfi Cafer, Keşfi Dede, Hatuniye, Şeyh Nebi, Keşfi Efendi, Şeyh Seyyid Nebi Efendi, Şeyh Yunus Efendi buna örnektir.

Tekkeden başka yanında iki türbe, hazire, kütüphane ve iki çeşme ile Hatuniye Külliyesi vardı.

Sultan I. Süleyman zamanında saraylılardan Perizat Hatun taraf? ?ndan mescit ve tekke yaptırılmıştır. Perizat Hatun Halvetî tarikatına mensup idi. Arap Ahmed Paşa’yla evlenmiştir. Ahmet Paşa tekke ve mescidin bulunduğu yerin yanındaki arsaları da satın almış ve eşine bağışlamı ştır. Ahmet Paşa buraya bir çeşme yaptırmıştır.

Ahmet Paşa buraya kütüphane de yaptırmıştır. Perizat Hatun vefat etmeden önce el-Hac Mehmet Ağa adındaki birisine malını bırakır ve bir vasiyetname yazar. Vasiyetname gereğince el-Hac Mehmet Ağa malın üçte biriyle bir mescit ve tekke in? ?a ettirmiştir.

Ahmet Paşa’nın yaptırmış olduğu çeşme zamanla harap olmuş, fakat el-Hac Mehmet Efendi onu da tamir ettirmiştir. Keşfi Cafer Efendi Tekkesi’nin onbirinci şeyhi Şeyh Yunus Hilmi Efendi zamanında tekke ve mescit 1819-1860 tarihleri arasında birçok defa onarılmıştır.
Çeşitli tarihlerde tamirler gören tekke 1819-1835 arasındaki bütün bu müdahaleler sonucunda son şeklini almış, 1925’te tekkelerin ve türbelerin kapatılması üzerine bütünüyle fonksiyonlarını yitirmiştir.

Türbenin yanında bulunan kütüphane Güzel Sanatlar Akademisi seramik bölümü tarafından kullanılmaya başlanmış; Ahmet Paşa ve Perizad Hatun Türbeleri de Güzel Sanatlar Akademisi’nde çalışan hademelerin lojmanı olarak kullanılmış tır. Bir türbeyi hademelerin lojmanı haline getirmenin akli, mantıki, ahlaki tarafı var mı acaba?

Bu yapı toplulukları Dolmabahçe yolunun genişletilmesi sı rasında 20 Ağustos 1956’da bütünüyle yıktırılmış, kitabeler Saraçhanebaşı’nda, daha sonra Vakıflar Genel Müdürlüğü ’nün Türk inşaat ve Sanat Eserleri Müzesi olarak düzenleyeceği Amcazade Hüseyin Paşa Külliyesi’ne kaldırılmıştır.

Arsanın batı kesiminde, eski adı “Fındıklı Caddesi” olan Meclisi Mebusan Caddesi üzerinde yer alan mescit-tevhidhane, her ne kadar fonksiyon açısından camiye dö nüştürülmüşse de tasarım açısından kagir duvarlı, ahşap çatılı mütevazı bir mescit niteliğindedir. Kırma bir çatı ile örtülü olan yapı, her ikisi de dikdörtgen planlı olan bir harim İle kapalı bir son cemaat yerinden meydana gelir.

Cadde üzerindeki kuzey (giriş) cephesinin ekseninde basık kemerli kapı, yanlarda aynı tür kemerlere sahip birer pencere görülmektedir. Pencereler demir parmaklıklarla donatılmış, minyatür saçak niteliğinde kavisli silmelerle ve dikdö rtgen tepe pencereleri ile taçlandırılmıştır. Mermer sövelerin çerçevelediği kapının üzerinde kitabe, bunun da üzerinde, kıvrımlı dallardan oluşan bir hotozun taçlandırdığı beyzi bir tuğra levhası bulunmaktadır. Son cemaat yeri ile harimi ayıran bağdadi duvarın eksenindeki kapı ile bunun iki yanında yer alan pencerelerin dikdörtgen açıklıkları ahşap pervazlarla çerçevelenmiş, son cemaat yerinin üstü. kuzeybatı köşesindeki merdivenle ulaşılan fevkani kadı nlar mahfili olarak değerlendirilmiştir.

Mescit-tevhidhanenin doğusunda, caddeden bir miktar içeri çekilmiş bulunan, Mimar Sinan’ın tasarlamış olduğu Arap Ahmed Paşa-Perizad Hatun Türbesi, klasik Osmanlı üslubunu yansı tır. Duvarları kesme küfeki taşı ile örülen yapı, köşeleri pahlanmış kare bir plana sahiptir.

Kapı ve pencere sövelerinde mermer kullanılmı? ?, türbeyi örten kasnaksız kubbeye intikal pandantiflerle sağlanmıştır. Girişin bulunduğu doğu cephesi, ince sütunlara oturan bir ahşap sundurma İle donatılmı ş, basık kemerli girişin üzerine, sundurmaya teğet konumda üç adet yuvarlak tepe penceresi yerleştirilmiştir. Geriye kalan cepheler birbirinin eşidir: Altta, sivri hafifletme kemerleri ve demir parmaklıklarla donatılmış iki tane dikdörtgen pencere açı lmış, bunlar sivri kemerli ve alçı revzenli birer tepe penceresi ile taçlandırılmı ştır. Ahşap sandukaların başuçlarında durduğu anlaşılan mermer kitabelerde Arap Ahmed Paşa ile Perizad Hatun’un isimleri sülüs hatla yazıl? ?dır.

Meclisi Mebusan Caddesi üzerinde yer alan Keşfi Cafer Efendi Tü rbesi ile bunu yanlardan kuşatan çeşmeler, dikdörtgen planlı bir kitle içinde toplanmış, ortada yer alan türbenin doğusuna su haznesi, batısına da su haznesi ile simetrik konumda ve aynı boyutlarda olan giriş bölümü yerleştirilmiştir.

Bu türbeye ait olduğu anlaşılan kitabelerden ikisi, büyük bîr ihtimalle, batı yönünde birbirini izleyen iki girişin üzerinde yer alıyordu. Her ikisi de talik hatlı ve manzum olan kitabelerden birincisi Keşfî Cafer Efendi’nin vefat tarihini vermekte, Osmanlıca dörtlüğün altında, tasavvufi içerikli Arapça bir dörtlük bulunmaktadır, ikinci kitabe ise türbenin II. Mahmud tarafından tamir ettirildiğini belgeler. Cadde üzerinde yer alan, tasarımdaki simetrinin aynen yansıtıldığı cephe bütünüyle mermer kaplıdır.

Türbeye ait olan kesim yanlara g? ?re daha yüksek tutulmuş, bu kesim yatay silmeler ve pilastrlar ile çerçevelenmiştir. Türbenin ziyaret pencereleri bileşik kemerlerle donatılmış, bu açıklıkların üzerine, kabir ziyaretine ilişkin çeşitli hadisleri içeren 1186/1772-73 tarihli, talik hatlı birer kitabe oturtulmuştur.

Çeşmeler ve Sebiller

(Hacı) Beşir Ağa Çeşmesi
Daha önceleri Fındıklı’da dere içerisinde yanmı ş olan Hacı Receb Camii’nin alt tarafında bulunan bu çeşme, yol yapı mından dolayı bugünkü yerine nakledilmiştir.

Hacı Beşir Ağa tarafından Hicri 1145 (M.1732) tarihinde yaptırılmıştır.

Kesme taş tan ve klâsik tarzda yapılan çeşmenin teknesi zamanla sokak seviyesinin altında kalmıştır. Kabartma motiflerle süslü ufak bir ayna taşı vardır. Bugün suyu akmayan çeşme tamirler görmüş, kitabesinin bazı yerleri okunamayacak şekilde kırılmıştır.

Bu kitabe okunabildiği kadarı ile şöyledir:

“Cenab-ı hazret-i Hacı beşir Ağa-yi dana kim
Havassın âşinâsı mehrem-i Sultan-ı a’zamdır
O zat-i mekremet-pirây-ı vâ lâ-kadri irfanın
Safı herkânında mülhemdir
Aceb mi mülhem olmak tab’ı gevher-sencine zira
Der-i devlet-meabi teşne-i ümmide maksemdir
Nice maksem ki feyz-i reşha-i gevher-nisarından
Gül-i amali erbab-ı dilin
Hususa itdi icra bu mahalle ebr-i cûdünden
Bu âb-ı safı kim hâlet- feza-yi neş’e-i hamdır
Nice hayrat-ı mevfûre muvaffak eyleye Bari
Dua-i devleti şam-ü seher zîra ki elzemdir
Nihâl-i devletin sîrab-ü handan eyleye her dem
Hüdâ-yi lemyezel kim kâr-saz-ı bezm-i âlemdir
Bu zîbâ beytinin her rmsra’-ı rengin-ü mevzunu
………………………tarih-i m? ?sellemdir
İden bu kevseri icra Beşir Aga-yi mükrimdir
Gel iç bu çeşme-i ra’nânın âb-ı pâki zemzemdir”

Mihrişah Valide Sultan ? ?eşmesi
Kitabede Valide Sultan tarafından Fatma Sultan adına yapıldığı ve Kitabenin Vehbi tarafından yazıldığı da kaydedilmiştir.

Fındı klı’da Molla Bayırı’nın üst başında ve Beşaret Sokağı ’nın köşesinde bulunan bu çeşme, Sultan III. Selim’in annesi Mihri? ?ah Valide Sultan tarafından Sultan I. Abdülhamid’in küçük yaşta ölen kızı Fatma Sultan’ın ruhunu şad etmek için yaptırılmıştır. Yapım tarihi Hicri 1212’dir (M. 1797).

Çeşmenin, sağlı sollu ikişer ince sütun arasına yerleştirilmiş oymalı büyük bir ayna taşı vardı r.

Günümüzde suyu akmayan çeşmenin, musluğu koparılmış, teknesi beton ile doldurulmuş bir şekilde kaderine terkedilmiştir.

Sümbü lzade Vehbi tarafında yazılan kitabesi ise şöyledir:

“Hamdü li- ’llâh cûş-i lûtf-i Valide Sultan ile
Oldu sîrâb-ı inayet teşnegân-ı kâinat
Bend-i vâlâ-yi cedidin eylemiş Rabb-i muin
Menba’-ı mâ-i main-ü sâfi-i azb-i Fırat
Kıldı hem andan revân Fâtıma Sultân için
İşte bu nev çeşmeyi carî o hayriyyet-sıfât
Nûş iden âbın ş eker-veş dir safâ-yi bal ile
Böyle lezzet-bahş olur mu şerbet-i kand-i nebat
Cûy-i şîr-i cennet ol tefl-ı letâfet-meşrebin
Eylesün şîrin demin mânend-i şîr-i ümmehât
Can-fezâ târîh-i Vehbî teşnegâne mü jdedir
Fâtıma Sultan rûhiyçün gel iç ayn-ül-hayat”

Nam? ?k Kemal Okulu Çeşmesi
Fındıklı Dere Sokağı’nın başında Namık Kemal İlkokulu’nun bahçesinin köşesinde bulunan bu çeşme Hicri 1353 (M. 1934) tarihinde yaptırılmıştır. Kitabesi olmayan çeşmenin ayna taş ı ve teknesi mermerden, geri kalan kısmı sıva ile kaplıdır. Günümüzde musluğu koparılmış, teknesi beton ile doldurulmuş ve suyu akmamaktadı r.

Zevkî Kadın Çeşmesi
Fındıklı’da Meclis-i Mebusan Caddesi üzerinde ve Güzel Sanatlar Akademisi yanındaki taş mektebin altında bulunan bu çeşme, Hicri 1169 (M.1755) tarihinde Sultan III. Osman’ın üçü ncü hanımı Zevkî Kadın tarafından yaptırılmıştır. Çeşme, baş tan başa mermerle kaplanmış, kemeri ve ayna taşı çeşitli kabartma motiflerle süslenmiştir. Günümüzde suyu akmayan çeşmenin teknesi de alçakta kalmı ştır.

Bugüne ulaşan kitabesi şöyledir:
“Şehinşah-ı semahat-keş-ü zıll-u-’llah-ı hayr-endiş
Cenab-ı hazreti Sultan Osman-ı kerem-femnâ
Dırahşan gevher-i bahr-i hilâfet menba’-ı re’fet
Şeref-bahşâ-yi taht-1 saltanat Hakaan-ı adl-ârâ
Ne şâ hinşeh kî tahsil-i rıza-u-’llâha tâlibdir
Ne şâhinşeh ki mazhar eylemiş tevfikine Mevlâ
Hulûs-i kalbine bürhan-ı vâzıhdır o Hakaanı n”
Ki cümle bendegânı mâil-i hayraldır hattâ
Şebistan-i harîm -i hassmın perverde-i insi
Yegâne dürr-i ismet şeb-çerag-ı perde-i ulyâ
O yekta iffet-i gevher-karîn-i pertev-i şevket
Üçüncü Kadın ol âli- güher bânû-yi bâ-takva
Veli-İ ni’meti ya’ni o Şahinşah-ı zî -şânın
Atasından olub bende cû eltâf-ı lâ-tuhsâ
Muvaffak oldu ihsân-ı hümâyuna olub şayan
Rıza-u-’llah içün bu çeşme- sârı eyledi inşâ
Hüdâvend-i cihan-bânın olub ikbâli rûz-efzûn
İde banisini Hak sayesinde mazhar-ı i’tâ
Emînâ mısra’- ı târihi hem-kadr-i cevahirdir
Üçüncü Zevki Kaadın kıldı icra gel zü lâl iç mâ”

Hamamlar

Molla Çelebi Hamamı
Beyoğ lu İlçesi, Fındıklı semtinde Ömer Avni Mahallesi, Meclis-i Mebusan Caddesi’nin doğusunda yer alan bu hamam, cami, mektep ve hamamdan oluşan bir külliye idi. Günümüze bu külliyeden sadece Molla Çelebi Camii ulaşmıştı r.

Molla Çelebi Hamamı, İstanbul kadısı ve Anadolu kazaskeri Mehmet Vusulî Efendi tarafından yaptırılmıştır. Mehmed Efendi ‘Molla Ç elebi’ adıyla tanınmaktaydı. Bu sebeple hamam da aynı adla anılmış tır. Hamamın mimarının Mimar Sinan olduğunu çeşitli eserlerden öğ reniyoruz.

Hamamın günümüze ulaşan fotoğraflarından kagir duvarlı bir çifte hamam olduğunu anlıyoruz. 1957 yılında Tophane-Dolmabahçe yolu genişletilmesi sırasında yıktırılmıştır.

Fındıklı ’da Meşhur Adamlar

Fındıklılı Silahtar Mehmed Ağ a
Semtlerimizi yürüyüp geçerken, buralarda doğanlar, yaşayanları hatı rlamamız bir vefa borcu olur. Bunlardan biri, Fındıklı’da doğduğu için, Fındıklılı lakabıyla anılan Silahtar Mehmed Ağa’dır (1658-1723). II. Viyana bozgununu ve Lale Devri’ni yaşamış, doğumundan iki yıl ö ncesinden başlayıp, ölümünden iki yıl öncesine kadarki vakaları, “Silahtar” (Fındıklılı) ve “Nusretname” (Zafer Kitabı) adlı eserlerinde, sade bir dille yazmıştır.

Bilindiği gibi silahtarlar, sarayın ileri gelen görevlilerindendir; Silahtarlık, Yıldırım Bayezid devrinde oluşturulmuş tur. Silahtarlar, özellikle seferlerde padişaha ve serdar-ı ekreme (ordu kumandanlarına) çok yakındılar.

Silahdar Fındıklılı Mehmed Ağa’nın mezarı Saraçhane başında yol için yıkılan Ayazpaşa Cami haziresinde idi. Mezartaşı Türk ve İslam Eserleri Müzesi’ne konulmuş tur.

Namık Paşa
Abdülmecid, Abdülaziz ve II. Abdülhamid zamanlarında seraskerlikte, valiliklerde bulunmuş şöhretli müşir ve vezirlerindendir. Sultan II. Mahmud zamanında tahsil için Paris’e gönderilmiş, dönüşünde Londra elçiliğinde sonra da bahsedilen görevlerde bulunmuştur. Fındıklı ’da -yukarıda bahsettiğimiz- bir konağı vardı. Namık Paşa’nın mezarı-diğerleri gibi unutulmuş olarak- Karacaahmet’tedir.

Melek Ahmet Paşa
Fındıklı’nın doğan ve önemli mevkilere gelen Melek Ahmet Paşa, (doğum tarihi H. 1013 /M. 1604) aslen Çerkezlerin Abaza (Abhaza) koluna mensuptur. Babası, tersanenin en önlü kaptanlarından Pervane Kaptan’dı r.

On üç on dört yaşlarında iken, babasının dostu Kızlarağası Mustafa Ağa’nın dikkatini çekmiş ve onun eli ile önce Galata Sarayı ’na, daha sonra da Topkapı Sarayı’ndaki Büyük Oda’ya al? ?nmış, buradan da birkaç; sene içinde Hazine Odası’na, oradan Has Oda’ya geçmişti.
Dördüncü Murad tarafından Enderun’da en yüksek makama çıkarılmıştır. Diyarbakır beylerbeyliği ve vezirlik rütbesini almış, Erzurum ve Musul, Şam ve Halep valilikleri görevlerine getirilmiştir. Şam, Musul, Halep valiliklerinden sonra İstanbul’a dönen Melek Ahmet Paşa, Bağdad valiliğ ine tayin edilmiştir. Ancak daha sonra istifa eden Kara Murad Paşa’nın yerine sadrazam olmuştur.

Vakanüvis Naima Efendi, Melek Ahmed Paş a’nın sadrazam oluşunu şöyle anlatır:
“Melek Ahmed Paş a’yı Bağdad eyaleti ile acele olarak Üsküdar’a geçirmişti. Zevcesi Kaya Sultan dahi padişaha şikayet edip: “Yakında gelmişti, şimdi niçin gider, bari beni boşasın!” dediğinde, Melek Ahmed Paşa’nın Bağ dad’a gitmesi padişahın rızası hilâfına olmuştu. Üçüncü günü Kara Murad Paşa mührü hümayunu kendi rızası ile teslim eyleyince yanlış hesap Bağdad’dan döner misli üzere padişah Melek Ahmed Paşa’yı davet edip mührü teslim edip Sadırazam ettiler. Ocak ağalarının kendisine vezirlik ettirmeyeceklerini bildiği için Melek Ahmed Paşa önce mührü kabul etmemiş, istiklâlini şart koşmuştu, bir saat kadar ısrar ve nice kelâmdan sonra ocaktan bir ferd umura müdahale etmesin diye şart olundu”.*

Salıpazarı sarayları
Boğaziçi’nde Salıpazarı’ndaki saraylara verilen addır. Abdülmecid tarafından kızları Münire ve Cemile Sultanlar için yaptır? ?lmıştır. Sultan Abdülmecid iki kızına Salıpazarı’nda büyük, kagir saraylar yaptırılması hususunda Heyeti Vükela’dan (Bakanlar Kurulu) karar almış ve sarayların mimarlığı Dolmabahçe Sarayı mimar Karabet Serkis Balyan Kalfa’ya verilmiştir. Karabet Serkis Kalfa’nın yaptığı planlar Hünkar tarafından beğenildiğinden 1856 yılı başında inşaata başlanı lmıştır. Ebniye Eminliği’ne Hazine-i Hassa’dan Ali ve Mustafa Efendilerle, katip Sadullah Efendi tayin edilmişti. Fabrika-i Humayunlar tahsisatından haftada verilen kırkbin kuruşun sarfı bu heyet tarafından yapılıyordu. Tuğladan ve yalnız pabuç ve kapılarının taştan olarak inşasına başlanılan sarayın büyük bir gayretle kasım ayına kadar üstlerinin örtülmesine çalı? ?ıldı. Bazı odaları kurşun kaplanmış, üzerleri boya ile somaki taklidi yapı lmıştır. Bazı oda ve salonlarda yaldız ve nakış kullanılmıştı, yerlere parke döşenmiş, cam çerçeveleri meşe ağacından yapılmıştı.

Sarayların nakkaşı Nikola idi. Hademe daireleriyle diğer teferruatın genişletilmesi için Münire Sultan Padişah’a bir tezkire gönderdi. Padişah kızının bu isteğinin yerine getirilmesini emretti. Genişlemek için yegane yer eski saray hamlacılarından (kürekçilerinden) Mustafa Ağa’nın evi tarafı idi. Fakat Mustafa Ağa’nın karısı-verilen yüksek bedele rağmen-evlerinin satılması ve yıkılmasına rıza göstermedi. Bunun üzerine cadde üstü ndeki Harem Ağaları dairesine bitişik üç dükkan satın alınarak yıktırı ldı; bu ilaveden başka, Bendegan daireleri, saray mutfahı, arabalık ve ahır geni? ?letildi.

Diğer taraftan Cemile Sultan’ın inşaatı süren sarayına komşu olan Şeyh Yunus Efendi’nin 280 arşın arsası içine, evvelkine benzer bir ev Padişah’ın emriyle Hazine-i Hassa tarafından yaptırıldı. Her iki sultanın arzuları üzerine, yalıların sokak taraflarında küçük birer daire in? ?a olundu. Bu dairelerden Münire Sultan’ınki 374 arşın, Cemile Sultan’ınki 391 arşın yer işgal ediyordu.

İki sahilsarayın mefruşatı, birbirine uslub ve renk bakımında benzer olarak döşenmişti. Dö? ?eme kumaşları ve perdeler Hereke’de dokunmuş; diğer eşya ithal edilmiş ti. Eşyaların bir kısmını Padişah (Sultan Abdülmecid) göndermiş, bir kı smı da bu kızların eski yalılarından geçici olarak Topkapı Sarayı’na alınan eşyalarından oluşmuştu. Münire ve Cemile Sultanlar yeni sahilsarayları na Nisan 1859’da geçtiler (Hicri takvimle 1276 yılı Şevvali’nde). Bu yeni yerleşme nedeniyle Münire Sultan’ın kışlık konağı Refia Sultan’a verildi. Münire Sultan’ın kışlık konağının mevcut döşemeleri-Sarayburnu’na yakın- Sepetçiler Köşkü’ne gö nderildi. Bina Refia Sultan için yeniden tamir ettirilip döşetildi.

Salıpazarı saraylarına sultanlar yerleştikten sonra, Sultan Abdülmecid kızlarını ziyaret etmiş, yeni yapıları gezmiş, memnun olmuş, Daire-i Şahane’deki kapı tokmaklarıyla, hamam musluklarının değiştirilmesini istemişti, ayrıca hamama mermer oymalı iki hazine ilave olundu ve padişaha mahsus iskeleye de mermer taşlar döşendi. Münire Sultan Sarayı, Sultan’ın ölümünden sonra diğer hanedan üyelerine geçmiş, yalıda son olarak Sultan Abdülaziz’in kızlar? ?ndan Saliha Sultan oturmuştu.

Cemile Sultan Sarayı ise Çırağın Sarayı yangınından sonra Sultan’dan beşbin liraya satın alınarak “Meclis-i Mebusan” haline getirildi. Bu amaçla hummalı bir faaliyette bulunulmuş; inşaatta altıyüz amele ve kalfa çalıştırılmıştı. Binanın salon ve tavanları yeniden boyatıldı, rıhtımları yenilendi, yangın tertibatı yapıldı. Eylül 1949’da bu sultan saraylarından kuzey yönündeki Güzel Sanatlar Akademisi, güney bölümünde ise Atatürk Kız Lisesi olarak hizmet veriyordu.

“Yanmayan saray Cemile Sultan’a aitti, sonra Adile Sultan’ın ikametgahı olmuştu, Adile Sultan’ın eşi, Kaptan-ı Derya Mehmed Ali Paşa, Cemile Sultan’ın eşi damat Mahmud Celaleddin Pa? ?a idi. Sultan II. Abdülhamid zamanında, Sultan Abdülaziz’in katline karış tığı gerekçesiyle sürgüne gönderilmişti.

Bu saraylar, bu sultanlardan sonra diğer sultanlara tahsis olundu. Yanan sarayda Nazime Sultan’la eşi Derviş Paşazade Ahmed Paşa; diğerinde Saliha Sultan’la eşi Kurt İsmail Paşazade Ahmed Zülfikar Paşa otururlardı. Meclisi Mebusan ve Ayan, Çırağan Sarayı yanınca bu iki saraya nakledilmişlerdi. Yanan (muhterik) akademi binası Osmanlı saltanatının son mebusan sarayı idi. İçlerinde neler olmadı, duvarları ne acı hatıralarla doldu.”

Osmanlı saray kuralları gereğince tahta çı kan hanedan mensuplarında ‘Sultan’ unvanı ismin başına; tahta ç ıkmamış, padişah olmamış velihat, şehzade ve hanedan mensuplarında ise sonuna eklenirdi; Sultan Abdülaziz, Cemile Sultan gibi.

Münire Sultan, Sultan Abdülmecid’in altıncı Kadın Efendisi Verdicenan’dan, Topkapı Sarayı’nda 8 Aralık 1855’te (28 Zilkade 1260) doğdu. Mısırlı Abbas Paşa’nın oğlu İbrahim Hilmi Paşa’yla muhteşem bir düğ? ?nle evlendirildi. Paşa ölünce, Münire Sultan ertesi sene İbrahim Paşa ile evlendirildi. Ancak, onsekiz yaşında iken 29 Haziran (1 Muharrem 1279) günü öld? ?. Fatih’teki Gülustu Valide Sultan Türbesi’ne gömüldü.

Cemile Sultan’ın hayatı acıklı bir hikayedir. Sultan Abdü lmecid’in üçüncü kadını Düzidil Kadın’dan Beylerbeyi Sarayı’nda 17 Ağustos 1843 (21 Recep 1259) Cuma gecesi doğdu. Üç yaş ına gelince annesini kaybetti. Sultan Abdülmecid saray adetlerine uyarak bu kızını da bir analığa vermeği kararlaştırdı onu yanına alıp Perestu Kadı n’ın dairesine götürdü: “İşte bir de kız evlat getirdim” diyerek Perestu Kadın’a verdi. Oğlu Abdülhamid’i de (sonra II. Abdü lhamid olarak bilinen) ona bırakmıştı. Cemile Sultan 15 yaşına gelince babası tarafından Fethi Ahmed Paşa’nın oğlu Mahmud Celaleddin Paşa’yla nişanlandırıldı, Paşa vezirlik rütbesiyle Meclis-i Vala azalığına getirildi, iki ay sonra da düğünleri yapıldı. Sultan Abdülmecid-biraz evvel kaydettik-bu iki kızı için Fındıklı Çifte Sarayları’nın inşa önerisini onayladı. Fakat d? ?ğün günü geldiğinde, saray tamamlanmamış olduğundan, Emirgan’daki Mısırlı İsmail Paşa Yalısı kiralandı. Ancak altı ay sonra, Fındıklı Sarayı tamamlanınca oraya taşındılar.

Cemile Sultan, Mahmud Celaleddin Paşa’yı sevdi, bu evlilikten mesut oldu. Cemile Sultan, Abdü lhamid’in kızkardeşi olduğu için kocasıyla beraber çok çalışarak protokolde birinci sırayı almışlardı; sözleri dinlendi, uygulandı. Ancak, bilindiği gibi, Sultan Abdülaziz’in intiharından birkaç sene sonra, Sultan II. Abdülhamid bunu bir suikast olarak göstererek, özel bir mahkeme kurdurttu ve eniştesi Mahmud Celaleddin Paşa’yı bu suikaste karıştığı gerekçesiyle görevinden alarak, Yıldız’da hapsettirdi. Kızkardeşi Cemile Sultan’a da şu haberi gönderdi: “Millet haini olan bir insana enişte diyemem, kendisi de koca diyemez, onu unutması şarttır”.

Sultan Abdülhamid, Mahmud Celaleddin Paşa’yı da mahkum ettirerek, Taif’e sürdürdü (1880), 1884 yılında da boğdurttu. Cemile Sultan kocasının ve ayrıca çocukların? ?n ölümü üzerine, siyahlar giyerek dünyaya küstü. Cemile Sultan’ın oğlu Besim iki yaşında iken ölünce, Sultan Abdülhamid teselli için Kandilli’de bir yalı ve arkasında koru içinde bir köşk aldı. Fakat cemile Sultan’ın diğer çocuklarının ölümleri birbirini izledi. Doktorların da tavsiyesiyle Fındıklı’daki sahilsarayını terk ederek, önce Gö ztepe’ye, sonra Erenköy’deki köşküne geçti ve orada yaşamaya başladı.

Uzun bir dargınlık devresinden sonra Cemile Sultan’la Abdülhamid barıştılar. Cemile Sultan Yıldız Sarayı’na gelip gitmeye başladı. Abdülhamid, Cemile Sultan’ın oğlu-babasının ismi verilmiş- Mahmud Celaleddin Bey’i Şura-yı Devlet (1867 yılında Şura-yı Vala’nın lağvedilmesiyle, Devlet işlerinin hemen hemen tümü hakkında karar veren bir heyettir) azalığına tayin etti.

Cemile Sultan bir Yıldız Sarayı ziyaretinden Erenköy’deki köşküne dönüşünde hastalandı, uzun müddet yatalak kaldı, 74 yaşında, 7 Şubat 1915’te öldü ve Sultan Abdülmecid’in Türbesi yanındaki küçük hazireye gömüld? ?.

İstanbul’un bu beşinci tepesi üzerinde, Yavuz Sultan Selim Camii ile Yavuz Sultan Selim’in türbesi bulunmaktadır. Sultan Abdülmecid, Yavuz Sultan Selim’in türbesi yanına gömülme isteğine uyularak, inşa edilen türbeye gömülmüştü. Cemile Sultan’ın muhteşem olarak kabul edilen Kandilli’deki yalısı, Cumhuriyetin ilanından sonra, çok kısa sürede yurt dışına çıkarılan hanedanın köşk ve yalılarının vergi borçları oluştuğu için, birçokları gibi yıkıcıya verilirken, o zamanın dergi ve gazetelerinde bu hazin durumun resimleri çıkmıştır.

Cemile Sultan’ın yalısının arkasındaki korusunda inşa edilen köşkü ise bir yangın geçirmiş, uzunca süre sadece temelleri kalmıştı. Sonra Cemil Filmer’e, yirmibeş sene evvel de Ticaret Odası’na intikal etmiş, burada gazino ile yüzme havuzu yaptırılarak üyelerine mahsus kulüp haline getirilmiştir. Tepesi üzerindeki döneminden kalma fıstık ağaçlarının altından Boğ az’ın kuzey bölümünün tablo gibi çok güzel bir manzarası görülü r.

Saliha Sultan, Sultan Abdülaziz’in ilk kızıdır. Annesi, Baş kadın Dürnev Kadın’dır. Beşiktaş Sarayı’nda 11 Temmuz 1862 (Sefer 1279) Pazar gecesi doğdu. Mısır Hidivi İsmail Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa’yla nişanlandı, nişanda birçok hediye geldi. Babasının tahttan indirilmesi ve canına kıyma teşebbüsü yüzünden düğünü gecikti. Nişanı bozan yeni Padişah II. Abdülhamid, kendi kızlarının düğünü nden sonra, Abdülaziz’in kızlarını da evlendirdi. Bu arada 27 yaşına gelen Saliha Sultan, Kurt İsmail Paşa’nın oğlu Ahmed Zülkefil Paş a’nın eşi olmuştu (1889). Kamile adında bir kızları oldu. Fakat Kamile Hanım Sultan 7 yaşında iken öldü, Divanyolu’ndaki Sultan II. Mahmud tü rbesine gömüldü.

Türkiye’de Cumhuriyet ilanı günlerinde saltanat kaldırılınca, Saliha Sultan ve eşi Ahmed Zülkefil Paşa Mısı r’a gittiler. Saliha Sultan orada, 1942 senesinde, 80 yaşında yoksulluk içerisinde öldü.

Yakın tarihimizin şahitlerinden biri olan Münevver Ayaşlı bu konuda şöyle yazıyor: “... Çırağan Sarayı yandıktan sonra Meclis-i Mebusan olan bina.. eski sultan saraylarıydı. Salıpazarı’na yakın olan, Sultan Abdülaziz Han kerimelerinden Saliha Sultan’a aitti. Sultanlar, kendi öz vatanlarından henüz ayrılmışlardı ki, bu sarayın bütün eşyalarını ve antikalarını Beyoğlu’nda ekalliyetten bir antikacı satın almış ve sarayda mezat yapıyordu. Biz de peder merhumla gittik. Bizi kapıdan, henüz sarayda kalmış ve daha ayrılmamış olan Sultan Efendi’nin kahyası karşı ladı, yüzündeki hüzünlü ifadeyi imkan yok anlatamam. Saray’da 30 cariye ile sıkıntı içindeyiz diyordu.

Sarayın bir fevkaladeliği kalmamış tı. Nazarı dikkatimizi çeken şey saat bolluğu ve çeşidi idi. Her türlü küç? ?k, büyük, alaturka ve alafranga müzik çalan saatler, saat başlarında kale kap? ?sından atılan gümüş güllecikler, saat başı olunca değirmen kapı aç? ?larak köprüden geçip dönen kürecikler vs. Bu saatler acaba kimlerin hediyeleriydi. Dikkatimizi çeken başka iki husustan biri, Saliha Sultan’ın yatak odasından özel mescidine çıkan ince merdiveni, diğeri fotoğraf koleksiyonu idi. Bütün sultanların, şehzadelerin imzalı resimleri, bütün selamlık mensuplarının, memleketimize gelen bütün yabancı hükümdarların ve eşlerinin resimleri. Bu bir daha bulunmaz resim koleksiyonu ve tarih hazinesi işe yaramaz para etmez diye gözü müzün önünde sarayın bütün eşyalarını ve antikalarını satın alan antikacı tarafından denize attırıldı.”

Emnabad (Sahilsarayı) Kasrı, iki yalı arazisi üzerine 1725’te Damad İbrahim Paşa tarafından yaptırılmıştı. Çifte Sultan Sarayları, 19. yüzyılda Emnabad’ın yerinde inşa edildi.

Çifte sarayların bugünü
Günümüze kadar birçok evrelerden geçmiş, mimarlık ve güzel sanatların memleketimizdeki başl? ?ca merkezlerinden birinin mekanı olan Çifte Sarayların rölövesini Prof. Dr. Mehmed Çubuk hazırlamıştır. Cemile ve Münire Sultan Sarayları’ndan meydana gelen Mimar Sinan Üniversitesi binalarının mekan derdi, yer darlığının verdiği sıkıntılar, binanın içinde değişiklikler, asma katlar şeklinde ilaveler yapı lmasına yol açmıştır. Bu nedenledir ki, bu binada dört beş yılını geçiren öğrencilere, buranın bir saray olduğunu söylerseniz bile, bu gençlerin binanın saraylık halini zihinlerinde canlandırmalarına imkan kalmamıştır.

Prof. Semavi Eyice de aynı görüşü paylaşıyor: “Fındı klı’da Sultan Abdülmecid’in kızlarının saraylarından biri, Güzel Sanatlar Akademisi olduğu sırada yanmış ve modernleştirilerek yeniden yapılm? ?ş, önce Kolordu, sonra Ebediyat Fakültesi, bir ara İnönü Kız Lisesi olan ikinci sahil saray ise bütün dekorasyonunu muhafaza ederken, Akademi’ye verildikten sonra yapılan restorasyonda, tamamen değişik bir hüviyet almış, dış mimarisi değiştiği gibi, iç düzen ve süslemelerini de tamamen kaybetmiştir.”
Orhan Erdenen, Adım Adım İstanbul, Ahırkapı Feneri’nden Rumeli Hisarı’na bir Yolculuk, İBB, 1994

Hazırlayan: Süleyman Faruk G? ?ncüoğlu, Kentimistanbul Semt Kitapçıkları








Etiketler:
Bu Haber Toplam 4381 Defa Okunmuştur.
Facebook hesabınızla yorum yapın, Onay Beklemeyin!
   
Henüz Bu Konu Hakkında Herhangibir Yorum Yapılmamış. Yorum Yapmak İstiyorsanız Tıklayınız!
Toplam Yorum Sayısı: 0

Copyright © 2006-2014 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
E-Posta: istanbulburda[@]gmail.com
Etik Anlayışımız! - Site Haritası