Aytmatov, 'mankurt'u böyle anlattı
Araştırmacı yazar Olcay Yazı
cı, dünya edebiyatının unutulmaz isimlerinden Cengiz Aytmavov'u anlattı. Peki
Aytmatov'un dünya dillerine kazandırdığı "mankurt" ne idi?
Cengiz Aytmatov, bütün dünyanın değeri haline gelmiş bir yazardı. Sovyet
döneminde, "aydınların topluma yabancılaaşması" üzerine yazılar yazdı.
Bu sosyolojik değerlendirmeleri için bir kavram geliştirdi. Bu tür bayancı
laymaya "Mankurt" adını verdi.
"Mankurt" topluma yabancılaşma
anlamında bütün dünya dillerine yayılan bir kavram oldu. Bu kavram, Cengiz
Aytmatov'un kendisi kadar dünya tarafından tutulup benimsendi.
Araştı
rmacı-yazar Olcay Yazıcı, Cengiz Aytmatov'u ve "mankurt"u anlatt?
?:
Yüzyılın Bilge Yazarı:
Cengiz Aytmatov
“Gün Uzar Yüzyıl Olur!”
Ünü ülkesinin sınırlarını aşan ve kitapları bütün dünyada büyük
bir beğeniyle okunan Cengiz Aytmatov, doğup büyüdüğü Kırgızistan coğ
rafyasının kültür damarından ve binlerce yıllık geçmişi olan gelenek ı
rmağından beslenerek, özgünlüğü, otantikliği, insanı yüreğinden yakalayan
olağanüstü/büyüleyici üslup güzelliği, entelektüel birikimi ile yaşadığı
mız yüzyılın müstesna yazarı sayılmayı fazlasıyla hak etmiş bir
isim.
Aytmatov’u bütün derinliği, yoğunluğu ile analiz
etmek, eserlerini bir münekkit idrakiyle irdelemek; tespit ve teşhis operasyonuna tabi
tutmak, yorucu/çileli çalışmalar gerektirir.
Biz sadece, bu ö
zgün ve farklı yazarın fikir dünyasına, ana başlıklar altında ışık d?
?şürmeye çalışacağız.
Aytmatov en başta, sıra
dışı bir yazar. Çünkü o sadece edebiyatçı/romancı değil; aynı zamanda
insanlığın gidişatı üzerine kafa yoran; daha erdemli/daha hür/daha kendisi
olabilen/daha müdahalesiz bir dünya/hayat alanı arzulayan; insan öznesine yakı?
?mayan dayatmaları onurlu/cesur bir karşı çıkışla sorgulayan; bunun için
kaygılanan ve bu uğurda uyarıcı/uyandırıcı eserler üreten bir aydı
n.
AŞKIN LİRİK DESTANI
Ön planda, âşkın
ve hüznün lirik destanını yazıyor görünse de, onun usta bir sembolizmle
bezediği, âdeta şiir cümlesi gibi yoğun bir psikoloji, yoğun bir sosyal gönderme/ç
ağrışım, soyutlama ve telmih yüklü anlatışının arka planını
sezebilenler; ondaki insanı ezen siyasî baskılara karşı çıkışı, her
zaman insandan yana tavır alışı kolaylıkla görebilir.
Aşk ve
lirizm Aytmatov’da, insanı derinden yakalamak, düşüncesini sarsmak, bu
duygusallık penceresinden ufuk ötesine kanatlanarak; maziye, kök (veya gök)-
efsaneye, kültürel kimlik idrakine, “kült” şuuruna uzanmak/ulaşmak
için bir vasıtadır. Estetik bir geçiş çizgisi, bir “yol haritası”dır.
Aytmatov aşkın yazarıdır belki; fakat onun eserleri, bu
zahirî aşkın ötesinde, daha aşkın(transandantal)misyonlar, daha derin
mazmunlar/göndermeler, sosyal gerçekler, siyasî karşı çıkışlar ihtiva eder.
Aytmatov’un romanlarındaki bu derin damarı, müthiş
bir üslup ustalığı ile gizlenen sosyal eleştirileri, sistem sorgulamalarını, derunî
bakışı yakalayabilmek için; yetiştiği fizikî ortamı, büyük dalgalanmaların
yaşandığı bu coğrafyanın kültürel dokusunu; o toprakların geçirdiği değ
işim serüvenini/sancısını, millî kimlik erozyonunu; insanın özüne yö
neltilen her türlü şiddeti/totaliter rejimin baskılarını çok iyi bilmek, çok iyi tahlil
etmek gerekir.
Daha açık bir söyleyişle, onun eserlerini, Andre
Gide’in “sanat baskıdan doğar” sözü ışığında değ
erlendirmek gerekir.
Çoğu klasik Rus edebiyatında olduğu gibi,
yasak ve sansürden/hürriyetsizlikten ötürü ortaya çıkan dolaylı ve sembolik
söyleme mecburiyeti, beraberinde edebiyat ustalığını, sanat-yoğun bir ü
slubu/sembolizmi getirir.
Yeri gelmişken, şunu belirtmek gerekir ki,
hürriyetlerin zorakî de olsa tanınmasından sonra, Türk dünyasının edebî
ürünlerinde, fikrî ve estetik derinlik açısından “düşüş”
belirtileri başlamıştır. Bu da, yine Andre Gide’in sanat hakkındaki ikinci
tespitiyle alâkalı:
“Sanat, hürriyet içinde ölür!
”
Cengiz Aytmatov, bütün usta yazarlar gibi düz cü
mlelerle değil, eleştirel ve ironik çağrışımları olan cümlelerle konuş
uyor/yazıyor. Adeta insanın ve yaşadığı atmosferin röntgenini ç
ekiyor/tomografisini çıkarıyor. Bu güçlü üslubuyla, tabiata ve hayvanlara bile bir
insan karakteri yükler. Onları kişileştirir. Aytmatov, bu yönüyle de, edebiyat dü
nyasında benzersiz ve tektir.
En güçlülerden biri değil, biriciğ
i. Tek olanıdır.
Öyle ki, dünya edebiyatının devi sayı
lan Dostoyevski bile, eğer yaşıyor olsaydı, Aytmatov’un insanı derinden
yakalayan büyüleyici üslubu ve insan beynine hükmetmeye çalışan sistemi
hicvetme kudreti karşısında hasede düşerdi gibime geliyor.
Özellikle, “Gün Uzar Yüzyıl Olur” ya da özg?
?n adı ile “Asra Bedel Gün”, romanın 20. yüzyıldaki tartış
masız zirvesidir. Bu hüküm asla sübjektif ve hissî değil. Bunu, yazarın eserlerini,
edebiyatın evrensel kriterleriyle titiz bir şekilde kıyaslayarak söylüyorum.
Yazarı, tipleme, somutun olduğu kadar, soyutun da ince duyarl?
?klarla tasvir ve tahlilini yapma gücü; sağlam-sarsılmaz karakterler oluşturma becerisi,
etkileyici, şiirsel üslup güzelliği; insan denen meçhulü entelektüel mercek altında
irdeleme/inceleme kudreti; tahlil, tasvir ve psikolojik ruh çözümlemeleri maharetiyle; âdil
bir şekilde değerlendirerek, bu hükme varıyorum.
MANKURTİZM KAVRAMI
Cengiz
Aytmatov’un, bir Kırgız efsanesinden esinlenerek dünya edebiyat literatürü
ne kazandırdığı “mankurt” ve “mankurtizm” kavramı,
hemen bütün dillerde aynen kullanılmaktadır.
Sistemin baskısı
ya da insanın kendi özüne yabancılaşması neticesinde şahsiyetini, millî
kimliğini ve sosyal/kültürel hafızasını kaybetmesini; zihnî yönden köleleş
mesini çarpıcı bir şekilde izah eden mankurtizm metaforu Beyaz Gemi’de,
Gün Uzar Yüzyıl Olur’da, Cengiz Han’a Küsen Bulut’ta, Dişi
Kurdun Rüyaları’nda ve diğer romanlarda da yer alır.
Şüphesiz bu kavramı doğuran, o topraklara zalimce hü
kmeden gücün acımasız siyasî yapısıdır.
Efsaneye
ve mitolojik unsurlara da romanlarında sıkça yer veren Aytmatov, son romanı
Kassandra Damgası’nda bir Yunan efsanesinden yola çıkarak, dizginsiz
teknolojiyle, azgın genetik mühendisliğine ağır eleştiriler yöneltiyor.
Uzayda, insan embriyonu üzerinde araştırmalar yapan bir bilim adamı
aracılığıyla, “kötülükler/karanlıklar yüzyılını” yergili bir
dille teşrih masasına yatırıyor.
Söz konusu mite/külte
göre, bazı embriyonlar (minicik insan taslakları-cenin) yeryüzündeki kötülükleri
önceden sezerek, doğmak, bu felâketler dünyasında yaşamak istemez. Bunun
belirtisi olarak, annenin alnında bir leke taneciği oluşur. Buna da “Kassandra
Damgası” denir.
Aytmatov böylece, etik kaygılar taş
ıyan evrensel bir eleştiriyi, dünyanın ve insanlığın gündemine getiriyor.
Eserin kahramanı vasıtasıyla, şu tespitleri yapıyor
Aytmatov:
“Yeryüzünde silah durmadan artıyor. Her
yerde herkes silahlanmak istiyor. Hamile kadınların yüzündeki Kassandra Damgası,
yeryüzünde doğan her kişi için en az yüz tane dom dom kurşunu üretildiğinin,
şimdiden onların kaderine ölmek ve öldürmek yazıldığının işareti değil
mi? Ana rahmindeki Kassandra embriyonları da sessizce bunu haykırmıyor mu?
”
Böylece, yeni yüzyılın, yeni bin yılın en
korkunç yönünü oluşturan “genetik tehlikeye” ve “çağın,
insanı tedirgin eden duyarsızlığına” dikkat çekiyor yazar.
İnsanın, fizik çevresi, metafiziği ve ruh dünyasıyla
hiç bu kadar şiddete maruz kalmadığı vurgulanıyor. İnsanlığın kurtuluşu
için çıkış yolları öneriliyor.
Aytmatov’un büt?
?n bu özgün ve üstün yönlerini vurgulamakla birlikte, gerek ona, gerekse meslekta?
?ı Takavi Aktanov’a (Aytmatov’un romanlarıyla benzerlikler taşıyan
“Boran”ın yazarı) yöneltilen bir eleştiri var. O da, merkezî hükü
metin yazarlar için biçtiği, “görünüşte milliyetçi, muhtevada
sosyalist” gömleğini giydikleri yolundaki suçlamadır.
Ne
var ki, bu “tedirgin” ya da “ikili” duruşun arka plânını,
siyasî-sosyal gerekçelerini de düşünmek gerekir.
UYANIŞ VE
DİRİLME
Ancak, Aytmatov’un yakın arkadaşı Prof. Dr. Tevfik
İsmailov’un da belirttiği gibi, Aytmatov’u dünya çapında şöhret
yapan faktörlerin başında, kitaplarını çok büyük bir coğrafyada konuşulan
ve dönemin edebî mahfillerinde etki uyandıran Rusça ile yazmış olması
gelir.
Eğer romanlarını Kırgız Türkçe’siyle yazsaydı,
Aytmatov bugünkü kıtalar ötesi şöhretine zor ulaşır, belki de hiç ulaş
amazdı.
Bir yanı ile sisteme eklemliymiş gibi görünse de,
Aytmatov’un hemen bütün romanlarında kimlik arayışının/köklerle
tanışma arzusunun, satır aralarına gizlenmiş edebî, estetik mesajını
duymak/bulmak pekâlâ mümkündür.
Bir yanıyla, olanı anlatır Aytmatov.
Cemiyete/ülkeye tutulan ayna gibi, gerçeği yansıtır. Aklı ile realist, kalbi ile
romantiktir. Mankurtlaştırmaya karşı çıktığı kadar, kendiliğinden/gönü
llü veya şuursuzca mankurtlaşmaya (güdülmeye müsait mizaca, köle statüsü
nü benimsemeye, iradesizliğe, kısaca sisteme teslim oluşa) da karşı çıkar.
Romanının merkezinde Kırgızlar bulunmakla birlikte, genel olarak
insanı dirilmeye, uyanmaya, aktif ve cesur olmaya çağırır. Töresine, millî-
manevî ruh köküne, geleneğine ve geleceğine, inançlar manzumesine sahip çı
kmasını ister.
Yazarın, beyazperdeye aktarılan “Selvi Boylum Al
Yazmalım” filminde başrol oyuncusu, ulu dağlara karşı öyle bir
“Asyaaa!..” diye haykırır ki, âdeta yer yerinden oynar. Sur’a ü
fürülmüş gibi ses sese ulanır ve sanki Asya semalarında milyonlarca kartal uç
uşa geçer.
Bu müthiş çığlık, bütün o coğrafyanın/o yaslı
diyârın yüreğinden; yüzyıllık, bin yıllık trajik yaşantısından fış
kıran diriltici, uyarıcı bir feryâda dönüşür. Mesih’in nefesi, münâ
dinin müjdesi, Dâvût’un âvâzesi gibi, aşkın/öte bir yankı kuşatır
kâinatı.
Derinleşir yüreğimizde duyguların mücerret fay hattı. M?
?thiş bir “kırılma” ve “dirilme” oluşur fikir dünyamı
zda. “Sosyal/kültürel bir deprem” yaşarız âdeta.
Şark’ı sarsan bu derin sayha, Asya isimli kadın kahramanın şahsı
nda, bütün bir “Asya” kıtasına/Avrasya’ya yöneltilen
silkinme, “kendine dönme”, “kökleriyle buluşma” ve
“onuruyla var olma” çağrısıdır. Rus zulmünden, oryantalizme (sö
mürgeciliğin keşif kolu), oradan küreselleşme (çağdaş köleleştirme/global
bukağılama/teknolojik tapındırma) hareketlerine kadar; bu “gizemli”,
“egzotik”, “mistik” ve en önemlisi de
“ekonomik” coğrafya üzerinde oynanan menfaat oyunlarına karşı,
“şuurlu, uyanık ve diri” olma dâvetidir.
Romantik bir lirizm içinde,
kadın kahramanın ismiyle, koca kıtayı sembolleştirmek; ancak Aytmatov gibi bir
ustanın/üstadın başarabileceği “detay-derinlik”tir.
Aytmatov,
aslında “Gün Uzar Yüzyıl Olur”a ait bir bölüm iken, sakıncalı
bulunup yasaklandığı için, romandan çıkarılan ve daha sonra “Cengiz
Han’a Küsen Bulut” adıyla yayınlanan kitabında, kuşatılmı?
?, tutsak edilmiş insan trajedilerinin en bâkir, en sarsıcı/en tılsımlı tasvirini ç
izer hafızamıza.
Sorgulanmak, yargılanmak üzere götürülürken,
trenin istasyondan geçeceği çok kısa bir ân, bir kare/bir enstantane içerisinde, eş
ini ve çocuğunu, kendisine el sallarken görebilmeyi büyük bir hasretle arzulayan
adamın, destanlık hikâyesidir bu. Sıra dışı, özgün ve çarpıcı bir
Cengiz Aytmatov klasiği. Öyle ki, dünya edebiyatında ve dünyanın en usta yö
netmenlerinin film mizansenlerinde bile, böylesine yoğunlaştırılmış bir sahneye
rastlamak mümkün değil.
Özetle, entelektüel birikimi, sofistike/mürekkep
roman kurgusu ve büyüleyici üslûbuyla kitapları bütün dünyada hayranlıkla
okunan Cengiz Aytmatov; lirik, mitolojik ve kozmik unsurlar taşıyan seçkin/nitelikli
eserleriyle olağanüstü bir yazar. Çağdaş bir klâsik. Muhtevasını, kendi
medeniyetinden aldığı ilham ve irfanla oluşturarak, evrensel dünyaya açılan
“ziyalı” bir Türk mütefekkiri.
(Şunu da belirtmek gerekir ki,
kitapları yıllar önce Varlık yayınları tarafından basılan Cengiz
Aytmatov’a karşı, millî kimliği net bir şekilde ortaya çıktıktan sonra; sol
kesimin, sanki dünyayı etkileyen böyle bir yazar yokmuş, üstelik de Türk coğ
rafyasından/Türk iklim kuşağından değilmiş gibi, sessiz/ilgisiz kalması;
sol’un ideolojik saplantısı/fanatizmi ve fikre/edebiyata olan saygısı-aslı
nda Aytmatov karşısındaki ezikliği-açısından oldukça düşündürü
cü.)
Evet, Aytmatov edebiyat dünyasının, önünde hürmet,
hayranlık ve takdirle eğileceği, müstesna bir şahsiyet.
Türk milleti,
onunla ne kadar övünse, gurur duysa azdır. Çünkü o, yüzyılın tartış
masız en güçlü, en bilge yazarı.
***
MÜHİM NOT:
Ne
yazık ki, çağın bilge yazarı Hakkın rahmetine kavuştu. Bu yazı yıllar ö
nce yazıldı, Türk Edebiyatı Dergisinde manşet oldu ve edebî muhitlerde bü
yük bir yankı yandırdı.
Onun hakkındaki bu fikirlerimi,
2001’de Gazeteciler ve Yazarlar Vakfında, tercümanı vasıtasıyla
kendisine aktarma imkânı bulduğum için, şimdi çok mutluyum. Kendisiyle bir başka
gün de, CRR konser salonunda Türk Dünyası Kültür Şöleni toplantısında bir
araya gelmiş, Türk dünyasının diğer ünlü yazarı Şahanov’la da
tanışmış, yine birlikte fotoğraf çektirmiştik. Şahanov’a bendenizi, yarı
Trükçe, yarı Kırgızca olan o tatlı üslubuyla Aytmatov tanıştırmışt?
?. Dünyaca ünlü iki dev Türk yazarı arasında bulunmak benim için büyük bir
şerefti şüphesiz...Evet, “Geçmiş zaman olur ki, hayâli cihan değer!
”miş gerçekten...
Özellikle, “Eğer, Dostoyevski yaşasayd?
?, bu güçlü ve lirik yazar karşısında, hasedinden ölürdü!” cümlesi
çok hoşuna gitmiş ve Kırgız coğrafyasını yansıtan o aydınlık yüzü
ile gülmüştü. Onunla yüzyüze tanışmış, görüşmüş, gülüş
müş ve bilişmiş olmayı; aynı fotoğraf karesinde bir araya gelmeyi, hayatımın
en güzel hatırası, en değerli payesi olarak, ömür boyu kalbimde yaşatacağım.
Evet büyük usta, dediğin bir kere daha gerçekleşti ve gün bir kere daha uzayıp
yüzyıl oldu!..Asırlara sığmayıp taştı...Asya kıtası, bir gün mutlaka,
uyandırıp başlattığın o büyük çığlıkla silkinip, dirilecek ve soylu-
saygın kimliğine kavuşacaktır!..Ruhun şâd olsun!..
Türk dü
nyasının, bütün dünyanın başı sağ olsun. Nobel’i, ellerine ağ
aları tarafından güdümlü olarak tutuşturulan, Nobel oyuncaklarıyla gururlanan,
çapsız, sığ yazar müsveddeleri; sanıyorum, Cengiz Aymatov’un, dünya
coğrafyasında estirdiği edebî-fikrî ve estetik rüzgâr karşısında, derin bir
utanç, derin bir vicdan azabı duyacak. İçinde oluşacak hiçlik uçurumuna
yuvarlanacaktır!..
Çağın bilge yazarına Allah’tan gani gani rahmet
diliyor, hatırası önünde dua ve hürmetle eğiliyorum. Mekânı cennet olsun...
(O.Y.)
Etiketler: