Kapat
 
 Firmanı Ekle - Arama Arşivi - Site İçi Arama:      


  Tüm İlçeleri
 Adalar
 Avcılar
 Bağcılar
 Bahçelievler
 Bakırköy
 Bayrampaşa
 Beşiktaş
 Beykoz
 Beyoğlu
 Büyükçekmece
 Çatalca
 Eminönü
 Esenler
 Eyüp
 Fatih
 Gaziosmanpaşa
 Güngören
 Kadıköy
 Kağıthane
 Kartal
 Küçükçekmece
 Maltepe
 Pendik
 Sarıyer
 Silivri
 Sultanbeyli
 Şile
 Şişli
 Tuzla
 Ümraniye
 Üsküdar
 Zeytinburnu
  Gazete Oku
 Akşam
 Birgün
 Bugün
 Cumhuriyet
 Evrensel
 Güneş
 Halka Tercüman
 Hürriyet
 Kurultay
 Milli Gazete
 Milliyet
 Ortadoğu
 Radikal
 Sabah
 Star
 Şok Gazetesi
 Takvim
 Türkiye
 Vakit
 Vatan
 Yeni Asya
 Yeniçağ
 Yeni Mesaj
 Yeni Şafak
 Zaman
  Önemli Adresler
 118 Rehber
 Adsl Kota Bilgi
 Askerlik İşlemleri
 Aöf Sonuçları
 Çalıntı Oto Sorgu
 Ehliyet Sonuçları
 IETT Seferleri
 Igdaş Borç Sorma
 Iski Borç Sorma
 Kpss Sonuçları
 M.E.B Sınav Sonuç
 Pasaport Başvurusu
 Piyango Sonuçları
 Sahte Para Sorgu
 Sayısal Loto
 Ssk Gün Hesabı
 Sürücü Puanı Sorgu
 Tc No Sorgu
 Tren Bilet Satış
 Vergi No Sorgu
 Önemli Telefonlar
 Ösym Sonuçları

7 Tepenin 7.'si EDİRNEKAPI

Tarih: 26.05.2008

7 Tepenin 7.'si EDİRNEKAPI, İstanbul’un yedinci tepesi üzerindedir. Ana yerleşmesi sur içinde kalır. Sur dışında kalan Edirnekapı Şehitliği de semt bütünlüğü içinde düşünülür.


Edirnekapı, İstanbul’un meşhur semtlerindendir. Fatih İlçesi’nin sı nırları içerisinde yer alır. Semt İstanbul’un yedinci tepesi üzerindedir. Ana yerleşmesi sur içinde kalır. Sur dışında kalan Edirnekapı Şehitliği ve Edirnekapı Mezarlığı semt bütünlüğü içinde düşünülü r.



Edirnekapı, İstanbul’un meşhur semtlerindendir. Fatih İlçesi’nin sınırları içerisinde yer alır. Semt İstanbul’un yedinci tepesi üzerindedir. Ana yerleşmesi sur içinde kalır. Sur dışında kalan Edirnekapı Şehitliği ve Edirnekapı Mezarlığı semt bütünlüğü içinde d? ?şünülür.

Semtin sur içinde kalan yerleşme bölümü, batıda surların ve Edirne Kapısı’nın altından geçen Sulukule Caddesi ve onun devamı olan Hocaçakır Caddesi'yle sınırlıdır. Doğuda ise Salma Tomruk Caddesi arasında, Edirne Kapısı’na ulaşan Fevzi Paşa Caddesi ve iki yanındaki, Hatice Sultan Mahallesi ile Kariye-i Atik Mahalleleri’ne yayılır. Doğ usunda Karagümrük, güneyinde Sulukule, kuzeyinde Eğrikapı semtleri vardır. Edirnekapı Fatih’e, dolayısıyla şehre Fevzi Paşa Caddesi ile bağlanır. Semtin Suriçi’nde kalan mahalleleri Fatih İlçesi’ne, sur dışında kalan mahalleleri ise Eyüp İlçesi’ne bağlıdır.


Edirnekapı ismi
Edirnekapı, adını buradaki sur kapısından almıştır. Kapının Bizans dönemindeki adı “Harisius” veya “Mezarlık Kapısı ” anlamında kullanılan “Miriadron” olmalıdır. Bizans dö neminde kapının, merasim kapısı olarak kullanıldığı bilinmektedir. Bizans İmparatorları’nın sefere çıkarken veya seferden dönerken bu kapıdan geçtikleri ve kapının Mese (Bizans ve Doğu Roma’da ana yol) üstünde yer aldığı bilinir. Ayrıca bu kapının, İstanbul’un fethi sırasında ilk aç ılan sur kapısı olduğu söylenir.

Edirnekapı tarihi
Fatih’in ordusu tarafından 29 Mayıs 1453 Salı günü surlara umumi bir hücum yapılm? ?ştır. Surlarda meydan gelen ilk çöküntü ve tahrip burada meydana gelmiştir. En şiddetli savaşlar bu cephede cereyan ederken zafer imanı ile şehri kuşatan Türk Ordusu’nun sebatı, Bizans’la beraber Ortaçağı da kapatmıştır. Bu amansız hücumlar neticesinde en fazla tahribat burada, Edirnekapı kısmında meydana gelmiş, nihayet şehri ele geçiren Fatih’in muzaffer orduları, şehre Edirnekapı’dan girmişlerdir. Böylece zaferin açmış olduğu eski Bizans Kapısı, Bizans Tarihi’nin üzerine kapanmıştır. Fatih bu kapıdan muhteşem bir alayla şehre girerek, Ayasofya’ya gitmiş ve ilk namazını orada kılmıştır.

Bizans döneminde bölgede yoğun bir yerleşme görü lmemektedir. Fetihten sonra şehrin atmosferinin canlandırılması ve şehre hareketlilik kazandırılması maksadıyla uzak ve tenha sayılabilecek yerlere, Anadolu ve Rumeli’nin çeşitli bölgelerinden insanlar getirilip iskan edilmiştir. Edirnekapı’nın kuzeyinde bulunan Eğrikapı civarına Yahudiler, güney kapısı tarafında bulunan Sulukule’ye çingeneler yerleştirilmiştir. Ayrıca semti, Edirnekapı’dan şehrin merkezine bağlayan ana yol üzerinde çeşitli dükkanlar kurulmuştur. Zamanla burası canlı ve işlek bir çarşı yolu olmuş tur.

Kale kapısının iç tarafından Çukurbostan tarafına gelinceye kadar yolun iki tarafı güzel dükkanlarla süslü idi. Bu dükkanların çoğunluğu kahve dükkanlarıydı. Aralarında saraç, nalbant, mutaf (hayvan takımları dikip satan), silahçı gibi, yolculara mahsus mallar satan dükkanlar da bulunmaktaydı. Ç arşı ve pazarlar sokak içlerine doğru uzanmaktaydı. Yolcuların at takımları nın gümüş süslemelerini, silahların altından nişanlarını, gümüş kakmalarını tamir eden kuyumcular da burada bulunurdu. Sur dışındaki Edirnekapı mezarlıklarının çevresi önceleri İstanbul halkının bahar ve yaz günlerini geçirdiği bir mesire yeriydi. Buralarda mısır sefaları yapılırd? ?.

Edirnekapı Bizans’ta olduğu gibi bir merasim kapısı olma ö zelliğini, Osmanlı döneminde de korumuş, hassaten yabancı elçiler şehre bu kapıdan girmişlerdir. Rumeli’nin her tarafından; Bender’den, Akkerman’dan, Vidin’den, Belgrad’dan, Bosna’dan, Yanya’dan, Mora’dan, Selanik’ten İstanbul’a gelen mallar ve yolcular yani karadan gelen her şey kale kapılarından şehre girerlerdi. Bu kapı ların en işlek olanı Edirne Kapısı idi.

Fetihten sonra semtte dü kkanların yanı sıra evler ve önemli yapılar da artmıştır. Kariye Mahallesi’ndeki, Bizans Dönemi Kora Kilisesi’nden camiye çevrilen “Kariye Camii ve Müzesi”, “Ayios Yeoryios (Aya Yorgi) Rum Kilisesi”, Hatice Sultan Mahallesi’nde, eskiden “Sarmaşık Mahallesi” diye bilinen ve yangınlarda tamamıyla ortadan kalkmış olan kesimdeki “Ayios Dimitrios Kilisesi” semtin önemli mimari eserlerindendir. Ayr? ?ca Edirne Kapısı’nın hemen yanında Mimar Sinan yapısı olan “Mihrimah Sultan Külliyesi” ve “Atik Ali Paşa Camii” 16. y? ?zyılın önemli yapılarındandır.

Semt, İstanbul’un büyük yangınlarında birkaç defa yanmıştır. (1861, 1871, 1900) 19. yüzyılda burada, daha çok tek katlı ahşap yapılar bulunmakta, sokakları köy sokakları nı andırmaktadır.

Kömürciyan, Edirnekapı’dan şu ş ekilde bahseder:
“Yirmi ikinci kapıya doğru gidiyoruz,bunun adı Edirnekapı’dır. Sağımızda, Patrik Sargis’in gömülü bulunduğu Balatlı Ermenilerin mezarlığı vardır. Rumların Mezarlığı da Edirnekapı’nın yakınındadır. Burada Türklere ait bahçe ve konaklar ile Bayrampaşa’nın bostanı vardır. İç taraflarda ise Beylik Çayırı ve Yenibahçe mevcuttur. Bunların yakınında, şehrin içinde Karagümrük yer al? ?r. Surun dışında, yürüdüğümüz yolun üstündeki diğer kapıya kadar güzel bahçeler, eski büyük saraylar, gülistanlar ve bostanlar görülü r.

Günümüzde Edirnekapı, bakımsız ve yoksul mahalleleri ve bunların ortasında Kariye Camii, Mihrimah Sultan Camii gibi gerçek sanat eserleriyle eski İstanbul'un az değişmiş sur dibi semtlerinden biridir.

Edirnekapı’da eserler

Kariye Camii
İstanbul'un kiliseden çevrilen ibadet yerlerinden biridir. Edirne Kapısı'nın kuzeyinde, Haliç'e inen yamaçta bulunmaktadır. Kilisenin, 9. yüzyılın ilk yarısı içinde yazıldığı anlaşılan bir kaynakta, Ayios Teodoros adında bir kişi tarafından 6. yüzyılda kurulduğu sanılır. Fakat ancak 8. yüzyılda manastırın varlığı kesinleşir.

Khora Manastı rı ve Kilisesi'nin yeniden canlanışı 11. yüzyılın sonlarında, İmparator I. Aleksios Komnenos (1118) döneminde gerçekleşir. O sıralarda çok harap durumda olan bu dini tesis, Aleksios'un kayınvalidesi Maria Dukaina tarafından restore edilmiş, kilisesi de değişik bir mimaride yeniden yapılmıştır.

Şehrin 1204-1261 arasındaki Latin işgali sırasında manastır ve kilisenin durumuna dair bir bilgi yoktur. Bizans devleti 1261'de ihya edildikten sonra, saray ileri gelenlerinden Teodoros Metohites, manastır ve kiliseyi tamir ettirmiş (1316-1321), genişletmiş ve kilisenin içini mozaik ve freskolarla süsletmiştir. Bütün bu çalışmalar 1303’e doğru başlamı ş ve 1320'ye doğru bitirilmiştir.

Şehrin Türkler tarafından 1453'te kuş atılması sırasında, o vakte kadar Sarayburnu'nda Hodegetria Kilisesi'nde bulunan ve şehrin koruyucusu olarak kabul edilen Meryem ikonası, surlara en yakın yer olduğu için, Khora Manastırı Kilisesi'ne getirilmiştir.

Kilisenin, fetihten sonra bir s? ?re boş olarak durduğu sanılmaktadır. Nitekim sağdaki ek kanadın apsisinde fresko üzerine 15. yüzyılın sonlarına doğru sivri uçlu bir aletle kazınmış bir İtalyan adı, bu sıralarda henüz camiye dönüştürülmeyen kilisenin içine yabancıların serbestçe girebildiğini gösterir. II. Bayezid dönemi (1481-1512) sadrazamı ve Çemberlitaş'ta da camii olan Atik Ali Paşa (ö. 1511), kiliseyi camiye ç evirerek vakfetmiştir. 953/1546 tarihli İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri'nde sadece iki satır halinde "Kenise Cami" (Kilise Camii) başlığı altında bildirilerek, Ali Paş a'nın Çemberlitaş'taki evkafına bağlı olduğu haber verilir. Türk döneminde bu ibadet yerinin adı “Kahriye” veya “Ka'riye Camii” olarak da söylenir olmuştur. Bugün ise Kariye şekli yerleşmiştir. Karye ise bir bakıma Khora'nın anlam bakımından Türkçesidir.

Kariye Camii, 1948'den sonra müzeleştirilmiş ve içinde İslam ibadeti ile ilgili hiçbir şey bırakılmamıştır. Yalnız sağ köşesinde yükselen ve şerefe kısmının geç yüzyıla ait olduğu belli minaresi kalmıştır. Müze idaresinin izni ile içindeki ahşap minber de çıkarılarak. Zeyrek Camii’nin bir bölümüne götürülmüştür. Bö ylece geride Türk dönemine işaret eden bir iz kalmamıştır.

Mihrimah Sultan Külliyesi
Hatice Sultan Mahallesi'nde, Edirnekapı girişinde, Fevzi Paşa Caddesi üzerindedir. Külliye için Evliya Çelebi "sair selatin camilerinin kasrı makamı ndadır" der. Bütün masraflarının Kanuni tarafından karşılandığını söyleyen Evliya, cami ile birlikte odaları avlunun dört tarafını işgal eden bir medrese, hamam ve çarşının olduğunu, fakat darüzziyafe ve darüşşifası nın ve sultan mahfilinin olmadığını, dış avlusunun çınar ağaçlarının gölgesinde bulunduğunu söyler. Hadika'da ise caminin iki medresesi, mektebi ve mahfil-i hümayunu olduğu ve arka avluda bulunan türbenin Rüstem Paşa'nın damadı Güzel Ahmet Paşa'ya ait olduğu yazmaktadır.

Bu cami ve külliyenin yapılış tarihi, hiçbir yapısında kitabesi olmadığı için, kesin olarak belli değildir. Bu konuda değişik rivayetler mevcuttur. Konyalı’nın 1562-1565 arasında yapıldığına ilişkin tarihlemesi diğerlerine nispetle daha doğ rudur.

Külliyenin içinde yer alan cami, Sinan sanatı içinde özel bir yer iş gal eder. Bu yapının kompozisyonu, Selimiye ile birlikte, hatta belki ondan da fazla, Sinan'ın mimari dehasının ifadesidir. Gerçi Sinan her camide değişik bir kubbeli yapı tipolojisi denemiş ya da üretmiştir.
Doğan Kuban'ın ifadesine göre caminin mimari özellikleri şu şekildedir:

“Kare bir taşıyıcı sisteme oturan 20 metre çapında ve yerden 25 metre yüksekten başlayan büyük kubbeyi sadece kasnak üzerinde değil, bütün taşıyıcı kemer sistemiyle birlikte, yapının bütünü içinden yükseltir. Kare üzerine kubbeyi, bütün kemerlerin içini, çok sayıda pencere kullanarak, bir ışıklı perde haline getirerek, hem yapının içinde, hem dışında olağanüstü bir mimari kafes haline sokar. 19. yüzyılın ikinci yarısında yapılan tek kubbeli, baroksu camilerin bir ölçüde başarabildiği ışıklı, tek kubbeli mekan etkisi, Edirnekapı'da, 35 metreye yü kselen tek kubbenin altında, onlardan 300 yıl önce, yaratıcı bir biçimsel olgunluk içinde gerçekleşmiştir.

Caminin büyük kubbeli orta bölümünün iki yanında, kubbe örtülü galerilerle enine geliştirilmesi de özgün bir denemedir. Bö ylece namaz alanını kıble duvarına paralel olarak genişleterek Mihrimah Sultan'ın Üsküdar'daki camiinde olduğu gibi, değişik bir kubbeli mekan şeması ortaya konmuştur. Orta hacim mukarnas başlıklı büyük ve nadir bulunacak boyutta granit sütunların taşıdığı yüksek bir üçlü kemerle yan sarı mlara açılmakta ve burada, geri çekilmiş olarak alçak galeriler dolaşmaktadır. Bu galerilere revak altından ve cami içinden erişilebilir. Üç kemerli revağın orta aç? ?klığı daha geniştir. İhtifalci Ziya Bey cami enteryörünün ünlü granit sü tunlarının bu civarda vaktiyle bulunan loannes Prodromos Manastırı'na ait olduğ una ilişkin bir rivayeti nakleder. Kubbeyi taşıyan dört büyük payanda kemerinin pencereli dolgu duvarları ve mihrap duvarının Sinan ve sonrası için çok karakteristik pencereli düzeni, kare baldakenin yükselen hacmi içinde bir ışık kafesi hissini en çok Mihrimah Camii içinde verir.

Caminin Sinan çağının en güzel örneklerinden biri olarak kabul edilen mermer bir minberi vardır. Konyalı, k? ?ble duvarındaki bazı vitraylı pencerelerin alçı şebekelerinin Sinan dö neminden kaldığını yazarsa da bunu kanıtlamak olanaksızdır. Caminin 1894'teki büyük depremden sonra acele yapılan ve seçmeci bir barokizan üslup g? ?steren boyalı bezemesi, 1957 restorasyonunda temizlenerek bugünkü bezeme yapı lmıştır. Caminin kıble duvarı üzerinde kubbenin iki yanındaki merdiven ş eklindeki payandaların da özgün tasarıma ait olduğunu söylemek zordur. Tümü yle simetrik ve böylesine iddialı bir tasarımda kubbeyi ana biçimin bütünlüğü nü bozacak duvarlarıyla desteklemek Sinan'ın o yıllardaki üstün tasarım aş amasında, beklenmeyecek bir çözümdür. Bu merdivenli duvarlar 1894 depreminden sonra yapılmış olabilir.

Cami iç avlusunun güneybatı ve kuzeydoğu kenarlarında on dokuz hücre ve iki küçük eyvan vardır. Bunlardan yan girişlere en yakın iki tanesi imam ve kayyum odalarıdır.

Caminin girişi, asimetrik olarak sur tarafındaki iki kapıdan iç avluya ve kuzeydoğuda kayyum odası altı ndaki merdivenden dış avluya yapılmıştır.

Mimar Sinan bu külliye ve hamamı için özel bir suyu Küçükköy civarından getirtmiş, sonradan bu su Fatih yöresinde Ali Paşa ve Nişancı camileriyle birlikte bir çok çeşme ve şad? ?rvanı beslemiştir. Edirnekapı'dan giren bu suyolu 1930'a kadar kullanılmıştı r.
Güzel Ahmet Paşa Türbesi ile bitişik olan darü's-sıbyan kubbe ile örtü lü olarak restore edilmiştir. Büyük bir olasılıkla ortada kubbeyle örtülü bir sofa (ya da taşlık) ve tonozla örtülü ve öndeki hazireden Güzel Ahmet Paşa Tü rbesi'ne geçiş veren tonoz örtülü bir koridor ve kubbeli sofanın güneybatısı nda bir dershaneden oluşuyordu.

Çifte Hamam'ın girişlerindeki, iki ayrı cepheden alınmaları dışında, kadın ve erkek bölümleri, ılıklıktaki ufak ayrıntılar dışında aynı şekilde planlanmıştır. Ortalama 13 metre çapındaki kubbeler örtülü soğukluktan aynalı tonozla örtülü bir ılıklı ğa ve oradan da bir kubbeli arasta odadan dört eyvanlı sıcaklığa geç ilmektedir.

Kadın ve erkek bölümlerinin arkasında külhan vardır. Kü lliyenin altmış üç dükkandan oluşan çarşısının biçimi konusunda bir fikrimiz yoktur. Bu çarşının yirmi üç dükkanı, avlu kotunun altında ve avlunun kuzeydoğu, kuzeybatı duvarlarına bitişik olarak inşa edilmiştir. Yeni restorasyonda dükkanlar yapılmamıştır."

Mihrimah Sultan
Kanuni Sultan Süleyman ile Hürrem Sultan'ın kızı, Rüstem Paşa'nın eşidir. Adı “Mihr-mah”, “Mihr ü mah” olarak da geçer. Kanuni'nin tek kızı olan Mihrimah, sarayda özel eğitim görerek Doğu ve İslam kültürü ile yetiştirilmiştir. Hırvat asıllı Rüstem Paşa ile evlenmiştir.


Mihrimah Sultan, Rüstem Paşa'nın vezirazam (1544-1553) olması nda rol oynadı. Bununla da yetinmeyerek annesi Hürrem ve eşi Rüstem Paşa ile güçlü ve etkili bir üçlü oluşturdu. I. Süleyman'ın büyük şehzade Mustafa'yı boğdurtmasında bu üçlü etkili oldu. Fakat bu olay nedeniyle gözden düşen ve azledilen Rüstem Paşa, Mihrimah Sultan'la 2 yıl boyunca Üsküdar'daki sarayında oturdu. Rüstem'in ikinci kez vezirazamlığa (1555-1561) getirilmesini sağ layan Mihrimah bu kez öz kardeşleri Bayezid ile Selim'in geleceğe dönük taht mü cadelesinde Bayezid'i destekledi. Ancak bu girişim de Bayezid'in isyanı ve idamı (1562) ile dramatik bir biçimde sonuçlandı. Şehzade Selim tahtın tek varisi kaldı. Onun c? ?lusundan sonra düştüğü sıkıntılara yardımcı oldu.

Mihrimah Sultan büyük bir servete de sahipti. Babasının tahsis ettiği geliri yüksek haslardan başka, Rüstem Paşa'nın rüşvetle edindiği ve Osmanlı tarihinin en büyük serveti sayılan mirası da kendisiyle kızı Hümaşah'a kaldı.

Sultan, Edirnekapı'da ve Üsküdar'da iki büyük külliye yaptırtarak kentin imarına katkıda bulundu. İstanbul dışındaki önemli bir tesisi ise Arafat Dağı'ndan Mekke'ye döşettiği suyoludur.

Mihrimah Sultan, yeğeni III. Murad'ın (1574 -1595) ilk saltanat yıllarını da gördükten sonra genç sayılacak bir yaşta ö ldü ve Süleymaniye'deki türbesine gömüldü.

Edirnekapı'nın dı şı (Mezarlık)
Edirne Kapısı’nın dışı, İstanbul'un en eski ve en büyük bir mezarlığıdır. Burada taş işçiliği, güzel yazı, pek güzel motiflerle süslenmiş ve sahiplerinin tarihimizdeki şöhretleri ile gayet kıymetli olan kabir taşları pek çoktur. Fakat, Şehitlik hariç, Edirnekapı Mezarlığı’nın ? ?ok geniş parçası bakımsızdır.

Edirnekapı Mezarlık Mescidi
Edirnekapı Mezarlığı içinde La’lizade Çeşmesi’ne bitişik 1,5x2 metre ebadında bir odacıktan ibarettir, içinde en çok sekiz-on kişi namaz kılabilir. Çeşme ile birlikte kiremitli bir ahşap çatı ile örtülmüştür. Kalınca ve bodur bir minaresi vardır.

Edirnekapı Dış Kahvehaneleri
Eskiden sur dışında meşhur üç kahvehane bulunurdu. 1967 yılında ikisi hâlâ kahvehane olarak çalışmakta idi, biri ise işkembeci dü kkanı olmuştu. Üçü de bahçeli olan bu kahvehanelerin geçen asır başları nda, yeniçerilik devrinde de mevcut olduğu tahmin ediliyor. Kahvehanelerin yerleri 1967 y? ?lında şu şekilde tarif edilir: Edirne Kapısı’ndan çıkınca, hendek ? ?stündeki köprünün hemen sağ başında “Dedenin Kahvehanesi”, köprünün sol başında «Çavuşun Kahvehanesi», Çavuşun Kahvehanesi’nin karşısında ve yolun öbür kenarında köşe başı nda «Külhanbeyinin Kahvehanesi» (halen işkembeci dükkanı) bulunur. Asrın ikinci yarısında yaşamış kalender halk şairi Nebil Kaptan'ın bu kahvehaneler hakkındaki manzumesi şudur:

Edirne Kapusu harici sahra
Üç kahvehanesi var cihan pira
Selamü aleyküm buyur efendim
Ehli dil olana cayi dilara

Dedenin Kahvesi mahfili edeb
Rağbeti yarana pek çokdur sebeb
Ammaki aşıkı şeydaya sorsan
Kahve fürûşi naz olan ş ekerleb

Güzellerle dolmuş her kuşe her yer
Muhabbet ülfete istemez rehber
Kadri aşık tanır taze fetalar
Bilirler kitabı aşkı hep ezber

Çavuşun Kahvesi Kasri Havernak
Yûsufu zamandır uşaklar elbak
Zerrin perçeminden gümüş topuğa
Temaşa bahşişi nakdi can bırak

Çavuşun da vardır bir gonca gülü
Dal fesin altında top top kakülü
Teşrife behane Tavşankanı çay
Yahud kahvesinin Turunç Köpüğü

Külhanbeyinin Kahvesi de pek hoş
Varanlar oluyor içmeden sarhoş
Pırpırı kıyafet kalenderane
Temaşayi hü sne yalın ayak koş

Şehri dilberanı bikes gariban
Pelaspare bedüş serveri hüban
Anlarla bağ bostan gülistan olur
Gönül viranesi deşti beyaban

At bahtı siyaha Ne'bil sen de zar
Çekme beyhûdeye renci intizar
Serdin mi bir kerre postu şirvana
Ali paşa narhı üzredir Pazar

Mese
"Kentin bütün tarihi boyunca kaburgasını oluşturan anayol ya da orta yol (Türk döneminin Divanyolu) Roma ve Bizans döneminde Mese (erken dö nemlerde Tauri Forumu'na kadar Regia) adını taşımıştır. Bu yol Trakya'dan Bizantium'a gelen eski Via Egnatia'nın sonradan kent içinde kalan bölümüdü r.

Mese'nin Bayezid'tan sonra Edirnekapı ve Aksaray'a doğru uzanan böl? ?mü Ayasofya-Beyazıt arasında kalan bölümü kadar iyi bilinmiyorsa da yarı madanın ortasından geçen bu yolun kent yaşamında bir omurga görevi görd? ?ğü, Konstantinopolis'in ve İstanbul'un kent içi imgesinin onun çevresinde ş ekillendiği biliniyor.

Mese, bugünkü Divanyolu gibi düz bir doğrultuda Bayezid'a kadar uzanıyordu. Genişliği bütün öğeleriyle birlikte 25 m civarı ndaydı. Bu revaklar çok kez yanmış, depremlerde yıkılmış, zaman içinde büyük ölçüde ortadan kalkmıştır.

Doğu Roma başkentinin bu anayolu, ortada büyük taş döşeli yaya ve araba yoluydu. Yolun altında büyük bir itina ile yapılmış ve Roma kent düzeninin ulaştığı düzeyi gösteren, tuğla ile örülmüş kanalizasyon kalıntıları bulunmuştur. Mese'nin iki tarafı nda yoldan bir-iki basamakla çıkılan iki katlı revaklar vardı (embolos). Bu revakların arkasında dükkanlar sıralanıyordu. Duvarları tuğladan yapılmı ş, birinci katı muhtemelen tonozlarla örtülü, kolonları mermer olan bu revakların dükkanları ve çatıları ahşaptı.

Revaklar arasında ahşap merdivenler, birbirini izleyen revaklarda değişik mesleklere mensup ticaret erbabının dükkanları ya da bölgeleri vardı. Dükkanların sahipleri bunlara yakın civar evlerde oturuyorlardı. Çarşı gibi çalışan bu revaklara halk "agora" diyordu. Bu dükkanlı revaklar Osmanlı döneminin arastalarına tekabül eder. Fakat inşaat sistemleri farklı olduğu gibi, iki katlı idiler ve heykellerle süslenmişlerdi. Zaman iç inde bu revaklar çevresinde, derme çatma, ahşap birçok depo, satış yeri cinsinden ek yapı türemiştir. Osmanlı dönemindeki yangınlar gibi, Türk dönemi ö ncesinin birçok yangını da bu revaklarda başlamış, imparatorluğun ekonomik zaafa düştüğü çağlarda giderek yok olmuşlardır.

Bizantion'un agorasına tekabül ettiği düşünülen Augusteion'a saray kapısına ve Milion'a bağlanan Mese, kentin bu gösterişli meydan ve yapılarının, ünlü Basilike Stoa'nın ve Hippodrom'un olduğu bir noktada başlıyordu. Saray, Ayasofya ve Hippodrom nedeniyle burası kentin en önemli sosyal ve politik olaylarının geçtiği yerdi. Batıya doğru uzanırken, yolun hemen başında “Milion Meydanı ” vardı. İmparatorluğun kentlerinin başkentten uzaklıkları Milion'dan baş layarak hesaplanırdı. Mese bugünkü gibi hafif yükselerek Çemberlitaş'ın merkezini oluşturduğu Constantinus Forumu'na geliyordu.

Augusteion'a en yakın olan dükkanlarda en pahalı eşyalar satılırdı. Saray kapısından Milion'a gelene kadar parfüm satıcıları vardı. Böylece kötü kokuların saraya gitmesi önlenmiş oluyordu. Daha sonra ünlü Zeuksippos Hamamı yakın? ?nda kumaş satıcıları bulunuyordu. Daha sonraki yüzyıllarda (9. yüzyılın ) gümüşçülerin (argiroprateia) dükkanlarının da Milion ile Constantinus Forumu arasında olduğunu öğreniyoruz. Kuyumcular da bu bölgedeydi. Constantinus Forumu (Foros) kentin ana forumu kabul edilir, kentte forum dendiği zaman Constantinus Forumu anlaşılırdı. Burada da kumaş tüccarları vardı. Bu forumda diğer idari yapılarla birlikte Praetorium (vilayet konağı) bulunduğu için aynı zamanda kentin idari merkeziydi. Haliç'e inen ticaret bölgesiyle bugün olduğu gibi doğrudan ilişkili birçok yol Mese'ye açılıyordu. Bu yollarda da revaklar vardı. Bunlardan bir tanesi Makros Embolos (Uzun Çarşı) günümüze kadar adını ve revakları hariç varlığını korumuştur. Fatih'in ilk bedesteni de Constantinus Forumu çevresinde yapılmıştır. Bu durum, İstanbul'da bazı eşyaların satıldığı yerlerin bile Constantinus'tan Fatih'e kadar süreklilikle uzandığını gö sterir.

Mimarisinin bütün görkemine karşın Mese, üzerinde zafer alayları ya da dini alaylar düzenlenmediği zaman Mahmutpaşa Çarşısı'nın eski dönemlerine benzerdi. Ayaklarına kadar uzanan yünden tunikler giymiş, baş ları örtülü kadınlar, yine benzer şekilde daha kısa tunikler giymiş erkekler, bazen katırların çektiği süslü arabalara binmiş zengin kadınlar, atla ve maiyetleriyle gezen büyük idareciler ya da zenginler, Osmanlı döneminde olduğu gibi sırt hamalları, yük taşıyan deve, at, katır ve eşekler, sokak satıcıları, revakların arasında dükkanlar önünde kurulmuş tezgahlar, hayvan sürüleri, bugünkü Türklerin hiç de yadsımayacağı, gürültülü ve renkli bir günl? ?k yaşam gösterisiyle kentin bu anayolunu doldururdu. Fakat büyük merasim gü nlerinde, örneğin dini alaylarda, özellikle imparatorlar seferden zaferle dönerken, esnaf loncaları yolları temizlemek ve çiçeklerle süslemekle görevliydiler. Bütün bu yaşamın çevresinde forumlardaki anıtlar, heykeller, çeşmeler, sütunlar, arkada saraylar, kiliseler ve halkın konutları yükselirdi.

Mese hakkındaki tasvirlerin çoğu erken dönemlere ilişkindir. Daha sonraki dönemlerde forumların ç oğu harabe haline gelmiş, yapılarla dolmuş, Mese'nin revakları da ortadan kalkm? ?ştır. Buondelmonti 1420-1430'da Mese üzerinde iki revak kaldığını yazar. Fetihten sonra bu revaklardan da iz kalmamış, İstanbul'un yeni inşa döneminde ele geçen bütün sütunlar cami, medrese gibi yapılarda kullanılmıştır. Helenistik geleneğin İstanbul'daki uzantısı olan revaklı yollar, 6. yüzyıla kadar yapı lmakta devam etmiştir. Bunlara daha çok geç Roma dönemi Konstantinopolis'in bir ö zelliği olarak bakılabilir. Anıtlar, sütunlar, taklar, heykellerle süslü taş döşemeli meydanları geçerek kenti bir başından öbür başına geçen bir revak dü? ?ünmek bugünün insanı için zordur. Fakat Roma'nın günümüze kadar uzanan büyüklüğünün, hayalleri hâlâ işgal eden imgeleri bu olağanüstü yapı gösterileriyle elde edilmiştir."

Yeoryios (Ayios) Kilisesi
Fatih İlç esi'nde, Edirnekapı'da, Mihrimah Sultan Külliyesi'nin karşısındadır. Zafer Karaca Kilise için şunları söyler:
"Doğuda Vaiz Sokağı, batıda Hoca Ç akır Caddesi, kuzeyde Kariye Yağhanesi Sokağı, güneyde Ali Kuşçu Sokağı arasındaki kilise, yüksek duvarlarla çevrili geniş bir avlunun batısında yer alır. Avlunun doğusunda günümüzde kullanılmayan okul binası vardır. Kilisenin kuzey cephesinin doğusunda bulunan sarnıç ve güney cephesinin doğusunda bulunan Ayios Basileios Ayazması yapıya bitişiktir. Batıda, eksendeki giriş mekanı sonradan eklenmiştir.

Kilisenin Bizans dönemindeki varlığın? ?n, 9. yy'dan sonra kesin olarak bilindiğini belirten R. Janin, 1438'de Ayasofya Kütü phanesi'ne ait bir İncil'in buraya taşındığını kaydeder. Bulunduğu yerde, 1556'da Mihrimah Sultan Külliyesi'nin inşası üzerine, kilise günümüzdeki yerinde yeniden inşa edilmiştir. 1583'te Tryphon, 1604'te Paterakis ve 1669'da Thomas Smith listelerinde yer almış olan kilise, 17. yüzyılın ikinci yarısında Du Cange taraf? ?ndan da belirtilir.

Kilisenin ilk kitabesi, Ocak 1726'da restore edilişi hakkı ndadır. İstanbul Kadısı Mehmet Raşid’e yazılan 1730 tarihli hükümde; yanmış olduğu açıklanan on iki kilise ile birlikte yapı, "Hızır İlyas" adıyla "Edirne Kapısı'nda, Atik Ali Paşa Mahallesi’nde konumlandırılır. Kilise, Patrik Samuel'in, Edirnekapı'daki l764'te tespit ettiği, okulu olan kiliseler arasında "Yeoryios Edirnekapı" adıyla kaydedilmiştir.
Kilise, doğu-batı doğrultusunda, dikdörtgen planlıdır. 18. yüzyılın sonunda Balatlı S. Hovannesyan, kilisenin Edirnekapı surunun karşısında olduğunu belirtir. Kilise, 13 Eylül 1836 tarihli kitabesine göre; Patrik VI. Grigorios zamanında, yeniden temelden inşa edilmiştir. Mimarı Hacı Nikolaos’tur.

Karagümrük

Karagümr? ?k, şehrin surlarının batı kesimine yakındır. Edirnekapı- Bayezid ana ekseninin güneyinde yer alır. Hırka-i Şerif Camii'nden başlayarak kuzeybatıda Mihrimah Sultan Camii arasından Fatih Nişancası tarafı ile güneyde Keçeciler Caddesi arasındaki bölge Karagümrük sayılmaktadır. Osmanlı İstanbulu’nun en eski ve en ünlü semtlerindendir. Burası memur, medreseli ve esnaftan oluşan şehir ahalisiyle, İstanbul Türkçesi'nin en güzel şekilde konuş ulduğu mahallelerdendi.

Son otuz yılda kontrolsüz biçimde gelişen beton yapılaşma ile çehresi değişmiştir. Bu arada sakinlerinin önemlice kısmı ba? ?ka semtlere göç etmişse de, her şeye rağmen çarşısı ve mahallenin atmosferiyle birçok semte nazaran eskiyi muhafaza edebilen yerlerdendir.
Karagü mrük İstanbul surlarının, batı kıyısına yakın bir yerleşme yeri olmasına rağmen İstanbul'un kenar mahallelerinin özelliklerini taşımaz. Bilakis Fatih, Çarş amba ve Aksaray ile aynı sınıf ahali kompozisyonu gö sterir.


Karagümrük ismi
Karagümrük isminin, Osmanlı dö neminde burada bulunan Gümrük Eminliği'nden geldiği düşünülür. Bu eminlik Edirnekapı'dan şehre girenlerin kontrolü için kurulmuştu. Bölge, medreselere yakınlığı, Suriçi İstanbul'un ve tören yolunun yanı başında yer alması, yani ana ulaşım yolunun kıyısında olması sebebiyle hem iktisadi hem de sosyal bakımdan gelişmiştir. Aynı zamanda Fatih medreselerine bitişik olduğundan ulemanın ve ketebenin oturduğu, tarikat merkezi, dergah ve tekkelerin yer aldığı makbul bir mahalle olmuştur. Yüksek bir tepede kurulduğundan havadar ve latif sayı lmıştır. Nitekim semtin çeşmeleri, hamamları, cami, türbe, medrese ve tekkeleri ile çarşısının canlılığı da bunu göstermektedir.

Karagümr? ?k tarihi
Karagümrük semti Mihrimah Sultan Camii ve vakıflarıyla başlar. Tı pkı Üsküdar'da olduğu gibi Mihrimah Sultan, burada da, şehre Avrupa tarafından gelen orduları, kervanları muhteşem bir abideyle karşılıyor. Bu camiden baş layarak; birbirini izleyen Hacı Muhiddin Caddesi, Yusufağa Sokak ve Prof. Naci Şensoy Caddesi (Eski Lökümcüler Sokak) izlenerek Karagümrük Meydanı’na gelinir. İlk başta herhangi bir semt meydanı gibi duran bu çarşı, aslında eski İstanbul'un artık oldukça azalan karakteristik bir mahalle çarşısıdır. Meydanın güneyinde, milli mimari devrinin eserlerinden olan ve İstanbul'da artık az g? ?rülen semt ilkokullarından biri bulunur. Okulun adı da Mihrimah Sultan'dır. Meydana açılan sokaklar buradaki eski zenaat kollarının adını taşır; Yazmacı H? ?srev Sokağı, Tahtacılar Sokağı, Rendeciler Sokağı (marangozluğun bu semtte bir zamanlar yaygın olduğunu gösteriyor), Sütçü Murat Sokağı, İş kembeci Malik Sokağı, Lüleci Yekta Sokağı, Sahtiyancı Sokağı, Kepenekçi Numan Sokağı ve bir zamanlar varolan bir değirmene izafeten Harab Değirmen Sokağ ı bu bütündendir.

Karagümrük'ün güney kısmına devam edildiğinde Keçeciler Meydanı, Keçeci Çeşmesi Sokağı ve Keçeci Piri Camii'nden oluşan bir bölge yer alır. Bu meslek dalı Osmanlı ordusunun stratejik ihtiyaçlarını karşılamak üzere kontrol altında zanaatını ifa eden kiş ilerden oluşuyordu.

Karagümrük, camileri ve tekkeleri itibariyle de önemli bir semttir. Fatih devri ihtisab ağalarından Muhtesib İskender'in yaptırdığı “Kabakulak Mescidi” buradadır. Cami 1730'da yanmış ve 18. asır stili üzere tamir ettirilmiştir. Gene Fatih devri ulemasından Esseyyid Mehmed Efendi'nin merkadi (H. 857, M. 1453) eski İstanbul mahallelerinde çokça rastlanan açık tü rbelerden biri olup, Eski Ali Paşa (Atik Ali) Caddesi ve Kabakulak Sokağı köş esindedir. Karagümrük çarşısının bir köşesinde yer alan “Mesihpaşa Camii” bir 16. yüzyıl eseridir (1588). Kuşkusuz ki Karag? ?mrük semtinin hemen yanıbaşındaki Nişanca'da 1584 tarihli (H. 992) Sinan'a atfedilen Nişancı Mehmet Paşa Camii ve “Mesih Mehmet Paşa Camii” de semtin bu devirdeki itibarını gösteren yapılardır.

Karagümrü k'ün Osmanlı dönemi boyunca tarikatler açısından önemli bir merkez olduğu biliniyor. En önemli dergah Niyazi-i Mısri Sokağı'ndaki bugün restore edilen “Celvetiyye Dergahı”dır. Merkezi Üsküdar'da olan bu tarikatin suriçi İstanbul'daki en önemli şubesi bu semtteydi. Yine 1851'de Sultan Abdülmecid'in yaptırdığı ve Osmanlı rokoko tarzının en önde gelen örneklerinden “Hırka-i Şerif Camii” de buradadır. Çevrenin makbul bir yer olduğu, bugün de muhafaza edilebilen birkaç ahşap binadan bellidir. Bunlar 19. yüzyıl İstanbulu’nun ilginç ahşap konut örnekleridir.

Karagümrük, Cumhuriyet dönemi edebiyatında Server Bedi'nin (yani Peyami Safa) “Cumbadan Rumbaya” adlı romanında çizdiği fakir mahalle tipleriyle toplumumuzun dikkatini çekmiştir. Ancak eski Karagümrük, bu romanın cumba faslıyla pek uyum halinde değildi. Karagümrük ismi, bir de son kırk yılın içinde parlayan ve sönen futbol takımıyla bütün Türkiye'de ünlenmiştir.

Karagümrük’te eserler

Nureddin Cerrahî Tekkesi
Halvetiliğin Cerrahi kolunun âsitanesi ve pir makamı olan bu tekke Derviş Ali Mahallesi’nde, Nureddin Tekkesi Sokağ ı’nda bulunmaktadır.

Cerrahîliğin Piri Şeyh Seyyid Muhammed Cerrahî (ö. 1721) adına 1115/1703’te III. Ahmed tarafından inşa ettirilmiş, tekkenin açılış merasimi recep ayının 6. günü icra edilmiştir. İstanbul’un önde gelen tarikat merkezlerinden olan Nureddin Cerrahî Tekkesi zaman içinde dört kere yeni baştan inşa edilmiş, ayrıca çeşitli onarımlara, değişikliklere ve ilavelere sahne olmuştur.

Tekkelerin kapatılmasından (1925) sonra kullanılmayan tevhidhane-türbe binası, harem dairesinde ikamet eden Şeyh İ. Fahreddin Efendi’nin sürekli gayretleri sayesinde ayakta kalabilmiş tir.

Nureddin Cerrahî Tekkesi gerek İstanbul’un tasavvuf kültürü, gerekse de tarikat musikisi açısından en önemli merkezlerinden birisi olmuş, dö nemlerinin ileri gelen mürşitleri olan postnişinleri her türlü çevreden çok sayıda insanı bu merkeze cezbetmiş, pazartesi günleri icra edilen ayinler, musiki tarihinde ö nemli yerleri olan zakirbaşılar tarafından yönetilmiştir.

Günümüzde Nureddin Cerrahî Tekkesi’nin tevhidhane-türbe bölümü özgün dekoru ile muhafaza edilmekte, harem dairesinde son postnişinin akrabaları oturmakta, selamlık bölümünde de Şeyh İ. Fahreddin Efendi’nin öğrencileri tarafından kurulan Türk Tasavvuf Musikisi ve Folkloru Araştırma ve Yaşatma Vakfı çeşitli kült? ?r faaliyetlerini yürütmektedir.

Nureddin Cerrahî (4 Mayıs 1678, İstanbul – 1 Ekim 1721, İstanbul)
Halvetîliğin İstanbul’daki en önemli kollarından Cerrahîliği kuran mutasavvıf. Şeyh Seyyid Muhammed Nureddin Cerrahî, 1678 yılının mevlit kandilinde (12 Rebiyülevvel Pazartesi) Cerrah Mehmed Paşa Camii’nin karşısındaki Yağcızade Konağı’nda dü nyaya geldi. Babası Abdullah Ağa (ö.1724), annesi Şerife Emine Teslime Hatun’dur. Kurucusu olduğu Cerrahîlik İstanbul merkezli bir tasavvuf okulu olduğu gibi, kendisi de, İstanbul’da gömülü tarikat pirleri içinde, Osmanlı döneminde “nefs-i İstanbul” olarak adlandırılan tarihi yarımadada doğmuş olan tek kişidir. “Cerrahî” lakabı doğum yeri olan Cerrahpaşa semtinden gelmektedir.

İstanbul’un tasavvufi hayatında ve manevi kimliğinde derin iz bırakan büyük velilerden olan Nureddin Cerrahî’nin hayatı, menkıbeleri, şahsiyeti ve eserleri hakkında Nureddin Cerrahî Tekkesi’nin son postnişini Şeyh İbrahim Fahreddin Efendi’nin (Erenden) (ö. 1966) “Envâr-ı Hazret-i Pîr Nureddin Cerrahî” adlı yazma eserinde ayrıntılı bilgi bulunmaktadır.”

Canfeda Hatun Camii
Canfeda Camii Sokağı’nda, Nureddin Cerrahî tekkesinin yanı ndadır. “Kahya Kadın” veya “Kethüda Kadın” isimleri ile de tanınan caminin banisi Harem Kethüdası Canfeda Saliha Hatun’dur. 992/1584’te yapılmış, pek çok tamirlerle günümüze ulaşmış olan yapı son onarımlarını 1982 ve 1985 yıllarında görmüştür.

Karagümrük Medresesi
Karagümrük'te Mesih Mehmet Paşa Camii'nin kuzeyindedir. Küçük Değirmen ve Sütçü Murat Sokakları arasında yer alır. "Fetva Emini Medresesi" olarak da bilinir.

Zeynep Ahunbay'ın kaleminden medrese şu şekilde ifade edilir:
“II. Abdülhamid döneminde (1876-1909) fetva emini olan Hacı Nuri Efendi camiyi yeniletmiş, yanına da bir medrese yaptırmıştır. 1875'te hazırlanan İstanbul haritasında cami gösterilmiş, fakat medrese belirtilmemiştir. Buna dayanarak, 1875 ile Nuri Efendi'nin istifa tarihi olan 1909 arasında yapıldığı tahmin edilen medresenin, 1914'teki tespit çalışmasında 13 odası, çamaşırhane, abdesthane. gusülhane ve yeterli büyüklükte bir avlusu olduğu belirlenmiştir. Sayılan mekanlar arasında dershane yer almamaktadır; medresenin dershanesi olmadığı, caminin bu amaçla kullanıldığı sanılı yor. Konumu ve rutubetli olması dolayısıyla o tarihte (1914) öğrencilerin barı nmasına uygun bulunmayan yapının duvarları kagir, örtüsü ahşaptı. Doğudan, Sütçü Murat Sokağı'ndan girilen, düzgün olmayan dörtgen planlı avlunun güneybatı yönü cami ile sınırlanıyordu. Avlunun güneydoğu ve kuzeydoğu kenarlarında "L" oluşturan bir grup ve kuzeybatıda tek kol halinde hü creler sıralanıyor, kuzeydoğuda hücreler arasında bulunan dar bir geçitten helalara geçiliyordu.

1970'lerde çekilen fotoğraflarda medresenin dış duvarları nda kemerli üst pencereleri, avlu yönündeki ahşap direkli dar sundurması, kiremitle örtülü çatısı görülebilmektedir. Harap bir durumda 1979'a kadar ayakta duran yapı, aynı yılın Ağustos ayında bir yangın geçirmiş, geriye yalnızca kagir duvarları kalmıştı.

Medresenin enkazı kaldırıldıktan sonra, 1987'de arsası camiye katılmış; kuzeybatı tarafına cami görevlileri ve yatı lı Kuran kursu öğrencileri için bodrumunda helalar bulunan üç katlı bir bina yapı lmıştır. Zeminine dökme mozaik döşenen avluda, medreseden geriye yalnız bir çınar ağacı kalmıştır."

Karagümrük Sarnıcı
Edirne Kapısı yakınında Bizans su haznesi ile kuzeyde Kasım Ağa Mescidi arasında eski bir Bizans su sarnıcı bulunur. “Aetios Sarnıcı” olarak kabul edilen ve Çukurbostan'ın kuzeyinde olan bu kapalı sarnıcın, aynı bölgede olduğu bilinen “Büyük Petra Manastırı”na ait olduğu sanılır.

Türk döneminde bir ara “Cin Ali Köşkü Mahzeni” olarak adlandırılan sarnıç, 1546 tarihli İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri'ne göre, komşusu olan Kasım Ağa Mescidi'nin evkafı arasında anılı r.

Semavi Eyice sarnıç hakkında şunları sö ylemektedir:
"İstanbul'un eski Bizans su tesislerine dair etraflı bir inceleme yapan Ph. Forchheimer ile J. Strzygowski'nin 1892'deki araştırmaları sırasında, bu sarnı cın Ermeni iplik bükücüler tarafından atölye olarak kullanıldığına işaret edilmiştir. 1919'da Salmatomruk Mahallesi'ni kül eden büyük yangında bütün ? ?evresi ile tahribe uğrayan sarnıç, uzun yıllar sahipsiz bir harabe halinde kalmış ve burada 1950'den sonra yeniden yapılaşma başladığında, kubbeleri delinerek ç evrenin çöplüğü haline getirilmiştir, içine çocukların düştüğü yolundaki şikayetler üzerine de, toprak ve çöp doldurularak bütünüyle yok edilmiştir. Bugün Karagümrük Sarnıcı'ndan görülebilir hiçbir şey yoktur.

Sarnıç, dikdörtgen planlı içten 17.20x 29 m ölçüsünde bir tesis idi. Her bir dizide yedi destekten dört sıra halinde 28 sütun, kemerleri ve bunların ü stlerindeki kırk tuğla kubbeyi taşıyordu.

Karagümrük Sarnıcı'n? ?n İstanbul arkeolojisi bakımından en ilgi çekici tarafı, içinde destekleyici olarak kullanılan malzemenin çeşitliliği idi. Burada daha eski yapılardan devşirilmiş, değişik boylardaki sütunlar kullanılmış ve bunlara yine devşirme değişik sü tun başlıkları konulmuştur. Sütun gövdelerinin boylarının yeterli olmadığ ı yerlerde ise kaide olarak yine eski sütun başlıkları kullanılmıştı. Hatta bazı yerlerde gövde çok kısa olduğundan üst üste devşirme bir çift başlık konulmuştu. Böylece Karagümrük Sarnıcı adeta değişik üsluplarda bir Bizans sütun başlıkları müzesi görünümüne girmişti.”

Karagümrük Spor Kulübü
1926'da adını taşıdığı semtin gençleri tarafından kırmızı-siyah renkler altında kuruldu. Futbol alanı nda faaliyet gösterdi. Bir süre federasyon dışı olarak çalışan kulüp daha sonra resmen tescil olundu. 1938'de 2. küme şampiyonu olarak 1. kümeye yükselme hakkını elde ettiyse de Futbol Federasyonu'nun Vefa Kulübü ile birleşmesi yolundaki kararı üzerine faaliyetine son verdi. 1946'da yeniden kuruldu. Çeşitli baş arılara imza attı.


Hazırlayan: Reyhan Çorak, Kentimistanbul Semt Kitapçıkları






Etiketler:
Bu Haber Toplam 12349 Defa Okunmuştur.
Facebook hesabınızla yorum yapın, Onay Beklemeyin!
   
Henüz Bu Konu Hakkında Herhangibir Yorum Yapılmamış. Yorum Yapmak İstiyorsanız Tıklayınız!
Toplam Yorum Sayısı: 0

Copyright © 2006-2014 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
E-Posta: istanbulburda[@]gmail.com
Etik Anlayışımız! - Site Haritası